BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM

Eskiden yadırganacak, garipsenecek bir olayı anlatmaya başlarken ya da böyle bir olayı naklettikten sonra, muhtemelen hadiseyi bilişsel örüntüye uydurmak için, yani mantığa büründürmek için, “Ee, burası Türkiye” diyenlere kızardım. Ne demek “Burası Türkiye…” ?

Rahmetli Dedem dini bütün bir insandı. Ramazanlarda mukabelenin televizyon izlenerek okunmadığı o yıllarda, mahallede mukabeleyi dedem okur, evde adım atacak yer kalmazdı. Bu ritüelin en hoşuma giden yanı da, o gün okunacak cüz bittikten sonra, Dedemin, olayı, bir hikâye anlatarak bitirmesiydi. Konuşan deve öykülerinden, Peygamber kıssalarına kadar, (daha önceden geceleri uyumadan bana anlattığı için, bildiğim halde her defasında ilgiyle dinlediğim) bir sürü öykü… O öykülerden birisinde cin fikirli bir medrese talebesinin icazet sınavında, Hocası onu sınamak için ilginç bir soru soruyor… Diyor ki, “Bir çuval tuzun var, bir bakmışsın kurtlanmış… Ne yaparsın?” Buzdolabı, soğuk hava deposu gibi olanakların olmadığı devirlerde, insanlar, et gibi, balık gibi bozulacak gıdaları, kurtlanmasın diye tuza basıyorlar ya. Kurtlanmanın ilacı olan şeyin kendisinin kurtlanması gibi, hiç olmayacak bir durumu sorup, cin fikirli öğrencisinin tepkisini sınıyor Hoca… Bizim talebe de gayet ciddi biçimde yanıtlıyor. “Üzerine katır sütü dökerim Hocam…” Ve, bu cevabıyla da “pekiyi” dereceyle icazeti kapıyor bizim cin fikirli talebe. Bu arada rahmetli dedem, herkesin hadiseyi bildiğini düşünüp, katır denen (erkek eşşek [tek “ş” ile yazamıyorum, ne yapayım] ile bayan atın halveti neticesinde peydahlanan) hayvanın doğuramadığını, dolayısıyla sütünün de olamayacağını anlatmazdı. (Meraklısına not: Kültürümüzde “atın” ve “eşşeğin” toplumsal statüsü ile halvetteki statülerini kıyaslayınca, illa erkek tarafı eşşek mi olacak? diye sorulabilir. (Tabii, hadiseye Freudian bir boyut takıntısıyla bakılınca, “Evet, böylesi daha iyi” de denebilirse de) erkek at ve bayan eşşeğin halvetinden de bir hayvan üretilebilir. Ancak “bardo” veya “ester” denilen bu cins, katır kadar dayanıklı ve güçlü olmadığı için tercih edilmiyormuş.

Şimdi bu olmayacak işler faslını bir tarafa bırakıp, memleketimde olanları konuşacak olursak…
Daha önce de yazdım…
Hukuk kuralları açısından, başarısız bir öğrencinin başarılı olma yolları belliyken, gariban taifesi “önünde herkesin eşit olduğu”, bırakın Hukuk Fakültelerini, daha ilk mektepte Sosyal Bilgiler dersinde öğretilen hukuk kurallarını izlerken, benim dersimden kalan birileri, olmayan yaz okuluna gönderilip, dersi veren bölümün onaylamadığı ders aldırılıp, görevlendirmesi olmayan başka bölümden bir hocaya ders verdirilip başarılı kılınmadı mı? Buna, kural dışı uygulamaları saptayıp, bu keyfi uygulamaları, olması gereken kurallarına göre düzeltmekle görevli, böyle bir sorumluluğu olan, “kuralların yürütücüleri” de sessiz kalmadı mı?

Çok değil birkaç gün önce, bir bakanın kızının yatay geçiş meselesini halletmek için, bir üniversite rektörü, senatosunu olağanüstü toplayıp, fakültesinin kararını bozmakla yetinmeyip, bakanın kızının işini görebilmek için, mevcut kurallarda, o kızcağıza özgü bireysel düzenlemeler yapmadı mı? Basında cümle âleme duyurulan bu olay karşısında, başta YÖK, sonra o üniversitenin rektörlük makamı, olayın tarafları (bunlar neyse de en çok içimi acıtan yanını da yazayım) kendi çoluk çocuğu kurallara takılırken, bakan çocuklarının işlerini görmelerini izleyen benzer durumdaki ana babalar da sessiz kalmadı mı?

Şimdi bunlar, hukukun uygulanması gereken yerlerden misaller…
Bir de, rahmetli Dedemin, bana, tuz ve katır sütünü hikâyesini hatırlatan, hukukun kendi içinde yaşanan bir hadiseye bakalım.
Kamuoyunu uzun bir süre meşgul eden Deniz Feneri Davasının 3 savcısı, (Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren, Mehmet Tamöz) 3 yıllık inceleme sonunda topladıkları bilgi ve belgelere dayanarak hazırladıkları iddianameleri “beğenilmediği” için davadan alındılar. Her ne kadar Alman savcılar da bizim savacılar gibi düşünüyor olsalar da, bir an için “bu 3 savcı da insan” birisi, hadi ikisi, çok zorlayalım üçü de yanılmış olsun diyelim…
Ama beğenmeyenler bununla yetinmediler ve bu hukuk adamlarını “mahkeme kararını tahrif etmek ve görevlerini kötüye kullanmakla” suçladılar…
Bu da olabilir diyelim…
Yani, bu 3 savcı “şeytana uymuş” ve Fenercilerin, “gurbetçi işçilerden topladıkları hayır paralarını kişisel servetlerine aktardıkları” şeklindeki bir komployu tezgahlayan şer odaklarının tetikçileri olmak gibi bir misyonu üstlenmiş olsunlar diyelim…
Bu durumda yapılacak şey, arkadaşları yargılamaktır…
Mevcut hukuk sistemimizde, bu savcıların “suçludurlar” diye yargılanabilmesi için Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin bir oylama yapması ve en az 4 üyenin “evet” oyu vermesi gerekiyor.
8 Eylül 2011’de yapılan oylamada 3 hayır 3 evet çıktı. Yani davanın açılabilmesi için gerekli olan 4 oy çıkmadı. Hukuk açısından bu açık bir sonuçtu: Dava açılamaz ve bu savcılar yargılanamaz…
Ama Türk Adaleti (Et ve Balık Kurumu değil) yasaya uymadı ve oylamayı yeniledi….
19 Eylül 2011’de yenilenen oylamadan da aynı sonuç çıktı. Yine 3 evet 3 hayır… Yani, gerekli olan, çıksın diye uğraşılan 4 oy yine çıkmadı…
Kanunda ve yönetmeliklerde “ihtiyaç duyulan 4 oy çıkıncaya kadar oylamaya devam edilir” şeklinde komik bir hüküm bulunmuyor, ama hukuk kurallarının sadece kitaplarda yazılı olduğu ve sadece diş geçirilebilen garibanlara tatbik edilebildiği memleketimde, 27 Eylül 2011’de yapılan 3’üncü oylamada 4 oy bulunabildi… (Üyelerin aynı kişiler olduğu düşünülünce, başka bir memlekette olsa, adama, “Abi, ne oldu da fikir değiştirdin böyle” diye AÇIKLATIRLAR aynen… Bana sorarsanız, bu zorlama süreçleri işletenler, savcılar suçluysalar bile peşinen aklıyorlar kendileri. Böyle işleyen bir adaletin vereceği kararın ne derece nesnel olacağı sorusunu sokuyorlar kafalara…

Şimdi hadiseleri alt alta koyup, hukukun algılanma biçimini somut örneklerle gördükten sonra, insanın aklına gelecek sualleri sıralayalım…
Yoksa Fenerciler harbiden malı götürdüler mi? [Öyle ya insan kendine güveniyorsa (minik bir ayrıntı ama önemli, gerçi çoğu bizim arkadaşlar ama, GÜVENİNİ YİTİRMEMİŞ BİR ADALET VARSA), “Yargılayın lan beni” diyebilir…
Bir bölümünde Vadi’de izlemiştim, “Artık bizim hastanemiz, bizim polisimiz ve bizim YARGIMIZ olacak” diyordu birileri. Çoğu zaman Vadi, hadiseleri olmadan söyler… Yoksa bu mu gerçekleşiyor?
Yoksa, HSYK üyeleri, dün ne dediğini hatırlayamayan ama bir sürü kanun maddesini ezberleyen “harddisk” ler mi?
Sualler uzayıp gidiyor…
Lakin, bir cevap net artık…
BURASI demokratik, laik, hukuk DEVLETİ TÜRKİYE
Kısaca, burası Türkiye…

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s