HAYAT DERSİ

Toplum halinde yaşamamızın asıl gerekçesidir iş bölümü.
Karşılıklı gereksinimlerimizi karşılarız. Berber benim saçımı keser, ben berberin çocuğunu okuturum, beni okula dolmuş şoförü götürür, dolmuş arızalandığında sanayideki usta bakar arabaya… Herkes işini layıkıyla yaparsa ihtiyaçları karşılanmış mutlu insanlardan oluşmuş mutlu toplumlarda kaliteli geçer yaşam…
Bunun için meslek odaları meslek örgütleri vardır. Yaptıkları işin kaliteli olmasına katkı getirmeye çalışırlar… Ama bütün bunların ötesinde meslek erbabı işini bilmeli sevmeli. Ve dahi herkes her işi yapmamalı…

İşte memleketimden bir manzara…

Üç yıl önce, yaklaşan emeklilik nedeniyle kurulan hayaller vardır ve bu hayallerin gerçekleştirilebilmesi için bir sahil kasabasında ev bakılmaya başlanır. Rahmetli kayınvalidem, eşime köyünde küçük bir tarla bırakmıştır. Çok bir şey değildir ama “maya” olsun denir. Eşimin emekli ikramiyesinden kalan biraz birikiminiz de buna eklenir. Büyükler Bursa’dadır. Onlar yalnız bırakılamaz. En makul yer Mudanya’dır. Bursa’ya, büyüklere yakın olmasının yanı sıra, o günlerde yapılan hesaplara göre, lisenin sonlarına gelen adamım Boğaziçi’ne gidecektir, hafta sonları feribota atlayıp eve gelebilecektir de…

Aslında yıllardır hayalimdir balkonu deniz gören bir ev, ama “istekler olanaklarla sınırlıdır” ve bu hayalin gerçekleşmesi, ancak sayısal lotoya milli piyangoya bağlıdır…

Mudanya’da bir site inşaatı bulunur. Müteahhit satış aşamasında güzel söylemler sarf eder.
İki lisansım var, doktora bile yaptım diyen bu satırların yazarı adam, iş yapmak üzere olduğu şirketin, “adi şirket” mi, “kolektif şirket” mi yoksa “komandit şirket” mi olduğunu bilmez, bilse de adi şirketin sahibinden ayrı bir varlığı olmayan şirket olduğunun farkında olamaz, olsa da, bu tür şirketlerin sahiplerinin mal varlıklarını yakınlarının üzerine yaptıklarını, bir icra takibinde bir şeylerinin bulunamayacağını düşünemez…

Elde mevcut para müteahhide verilir. Ek olarak bir sürü senede de imza atılır. Senede imza atarken, senet üzerine yazılan MALEN ya da NAKDEN sözcüklerinin önemini de bilmez bu adam. Ama şirketin muhasebecisi insaflı bir emekli memurdur. İki devlet memurunu düşünerek, belki de acıyarak, senetlere MALEN yazar. Yani senetler para değil mal karşılığı imzalanmış olur…

31 Ağustos 2010 tarihinde Mudanya Noterliğinde satış sözleşmesi imzalanır. İlgili sözleşmenin 2’nci sahifesinde, müteahhidin, daireyi “31 Aralık 2011 tarihinde oturulabilir vaziyette teslim edeceği” hükmü yer alır. Ama inşaat ilerlemez. O sırada müteahhitten ilginç bir teklif gelir. Sana, aşağıda, sahile daha yakın bloklardan bir daire vereyim…
Bu dairenin henüz temeli atılmıştır ama balkonu deniz görecektir. Yani, sayısal lotoya, milli piyangoya bağlı olmayacak bir hayalin, bir iki yıl beklemek kaydıyla gerçek olması söz konusudur…

6 Ocak 2011 tarihinde bu daire için bir sözleşme imzalanır. Ödemeler sürmektedir. Hatta eşimin üç aylığı ile benim maaşın çakıştığı dönemlerde senetler vadesi gelmeden ikişer ikişer alınır. Çünkü hedef borcu bitirmektir, gençliğinde iki yüz liralık ansiklopedi senedi imzalama dışında, ilk kez borçlanan bir adam, bu baskıdan bir an evvel kurtulma arzusundadır.
Bizim dairenin beton kalıpları çakıldığında tahta balkona tırmanılıp ilk fotoğraflar çekilir ve olay paylaşılır. Duygu yüklüdür o yazı…

Artık bir amacımız vardır. Eşim dershanede çalışır. Annem hacca gitmek için biriktirdiği paranın banka cüzdanını çift imzalı yapar, ortak hesaba çevirir. Senin yaşın başın ne olursa olsun, analıktır, onun gözünde hala bakılacak çocuksundur, seni düşünür, “çocuk okutuyorsun, ne olur ne olmaz, lazım olunca çek” der.

Sonra beton kalıplar dökülür, katlar çıkar, tuğlalar örülür ve bu süre yaklaşık on kocaman ayı alır. Mevsim bahara döner. Hafta sonları gidilir, balkonda, delikli tuğlaların üzerine oturulup simit ve meyve suyuyla kahvaltılar yapılır. Sıva yapılıp yerlerin şapı atılınca, Özdilek’ten 5 metre uzunluğunda şerit metre alınır, ölçüler alınıp eşyalar düşünülmeye başlanır. Odalar paylaşılır…
Müteahhitle konuşmaların birinde priz yerinin değiştirilmesi istenir.
Müteahhidin ofisinde parke örneklerine bakılır.
Her defasında müteahhit talepleri not alır, yaparız ederiz der… Hatta yan daire daha çok deniz görmektedir. Ben orası olabilir mi diye arsızlık yaparım, o daire toprak sahiplerinin, ikna edebilirsem neden olmasın der. Ama bizim daire daha çok güneş almaktadır. Olmazsa da üzülmem derim kendi kendime…

Mevsim sonbahara döner…
Günlerden 15 Ekim 2012’dir.
Bu tarih önemlidir.
Maaş çekilir doğru bankaya gidilir. Banka metro istasyonunun hemen yanındadır. Banka çıkışı hayaller depreşmiştir, eşimle şöyle bir bakışılır, hadi Mudanya’ya gidelim diye bir çılgınlık yapılır ve Emek-1’e binilip Organize Sanayi’de inilir. Sonra da Mudanya minibüsüne binilir ver elini Mudanya…

Bu tarih önemlidir…

Evin ıslak zeminlerinin fayansları sökülmüştür. Yan dairede çalışan ustalara nedeni sorulur.
Yanıt şaşırtıcıdır; Daire sahibi bayanlar geldiler, renkleri beğenmediler ondan söküldü…

Cep telefonumda kayıtlıdır, saat 15.52’de müteahhidi cep telefonundan arayarak durumun nedenini sorduğumda, kendisinin şehir dışında olduğunu söyledikten sonra, “fayans tedarikçisinin aynı rengin devamını getirmekte sorun yaşadığını, farklı bir renk tonuyla işe devam edileceğini” beyan eder…
Artık kurt düşmüştür içimize, inşaatın fayansçı ustasını bulup durum bir de ona sorulur. Fayans sorunu falan yoktur ve müteahhit ondan fayansları sökmesini istemiştir.
16.19’da tekrar müteahhit aranır. Müteahhit bu kez “bir yanlışlık olabileceğini, alt dairenin de bir fayans sorunu olduğunu, alt daire ile bizim dairenin karıştırılmış olacağını beyan eder…

Müteahhidin iyiliğinin nedeni yavaş yavaş belirmeye başlar.
Senetlerini vadesi gelmeden ödeyen, hayallerinin sarhoşu olmuş her şeye inanan iki salak devlet memuru vardır karşısında…
Ama uyanmışlardır bu soğuk duş etkisi yapan tesadüfün ardından. Allah yardım etmiştir son anda…

Ve olaylar çorap söküğü gibi gelir…
Ertesi gün Mudanya Tapu Sicil Müdürlüğüne gidip olayı sorguladığımda, müteahhidin ilk sözleşme yaptığı daireyi başka birine satmış olduğu için sahile yakın bir daire önerdiği öğrenilir. Ve böylelikle bana yapmış göründüğü bu güzelliğin asıl nedeni ortaya çıkar.

Ama acı olan şudur ki, sahile yakın daire, benimle sözleşme yaptığı tarihten kısa bir süre önce, başka birisine peşin olarak satılmış, tapusu verilmiştir… Fayansları değiştiren dairenin gerçek sahibidir. Müteahhit on ay, iki müşteriyi çakıştırmadan durumu idare etmiştir… İki devlet memuru da on ay başkasının dairesinin balkonunda kahvaltı etmiş, hayal kurmuş, müteahhit de parke rengi göstererek bu hayallere çanak tutmuştur…

Benim senet ödediğim daireyi, benden sonra peşin parayla satmış olsa, bunun bir açıklaması olurdu. Sıcak paraya ihtiyacı vardı sattı derdim. Ama satılmış, parası alınmış bir daireyi bir başkasına satıp, on ay hayaliyle alay edilince insan öfkeleniyor…
Memleketin ücra bir köşesinden buralara gelip iş güç yapmalarına bir şey demiyorum ama sahip oldukları bu kültürü burada yaşamalarına, buna, bizler gibi, söze, altına imza atılan belgeye inanan, güvenen insanları bulaştırmalarına müthiş içerliyorum. Bu sadece benim tespitim değil, sonraki aşamada avukatımız olayı dinledikten sonra ilk olarak müteahhidin memleketini sordu ve aldığı yanıt üzerine, benzer sözler sarf ederek bu tür olayların sıklıkla yaşandığını ve kurbanların profilinin de benzer olduğunu söyledi…

Ertesi gün müteahhide, “Bunu bana nasıl yaparsın?” diye sitem ederim…
Kendisinden habersiz kardeşinin sattığını söyler.
İnşaatta kardeşini bulup sorarım, “Evet ben sattım” der…
Ama inşaat ustalarından birisine daire sahipleri gelince kendilerine verilmek üzere bıraktığım telefon numarasından bana ulaşır dairenin gerçek sahibi. İyi bir insandır, müteahhit onlara da üç dört ay öncesinin tarihini vermiştir teslim tarihi olarak, onlar da öfkelidirler müteahhide. Satışın gerçek öyküsünü öğrenirim. Müteahhidin, o daireyi kendi elleriyle sattığını, kardeşiyle beraber organize yalan söylediklerini öğrenirim… Bir kez daha öfkelenirim…

Müteahhit pişkindir, halledeceğim der…
En kötü ihtimalle başka bir daire vereceğini söyler…
“Nasıl güveneceğim sana?” sorusuna karşılık yeni bir üçüncü sözleşme daha yazar…
Artık “süreci belgeleme” adına üçüncü sözleşmeye de imza atarım ikinci sözleşmeye gönderme yaparak.
Ama bu kez müteahhidin ofisinden çıkar çıkmaz Tapu Sicil Müdürlüğüne giderim ve o dairenin de satılmış bir daire olduğunu öğrenirim yarım saat içinde.

Ve çok yaklaşılan hayallerin yerini kaygı alır… Muhatabım adi şirket olduğu için, başlatılacak ve yaklaşık 2,5 -3 yıl sürecek olan olası bir hukuk mücadelesinde, haciz kararı çıksa bile, müteahhidin üzerinde şahsi mal varlığı çıkmama olasılığı nedeniyle, çok yaklaşılan hayallerin yerini, anamın hac parasını da içeren birikimleri kurtarma kaygısı alır. Zaten bir laf arasında müteahhit mesajı da vermiştir, “ben ailemi o kadar çok severim onlara o kadar çok güvenirim ki mal varlığımı onların üzerine yaptım.”

Bu aşamada Hocam devreye girer.
Meşhur bir avukat adresi verir. Ben “Hocam benim danışma param bile yetmez” derken, hiç para verdirmez bana… O da öfkelidir. Müteahhidin yaptığına, yapılanın hukuksuzluk olmasından çok, iki saf garibanın iyi niyetini suiistimal etme olduğu için öfkelenir…
Müteahhit, bu gelişmeler üzerine son daireyi sahibinden almak için girişimde bulunacağını söyler.

16 Ekim’de telefon mesajıyla, “gelin tapunuzu alın” der.
Sonra, vereceği dairenin sahibi olan şahıs şehir dışında, 18 Ekim’de gelin der.
Sonra iş 22 Ekim’e ertelenir.
22 Ekim’de müteahhidin ofisine tapu için gidildiğinde, beklenen şahıs gelmez. Bu arada ben beklenen şahsın kim olduğunu ve telefonunu öğrenirim ve ilgili şahsı aradığımda müteahhidin onlara ödeme yapmadığını öğrenirim. Müteahhit zaman kazanmak için uzatmaları oynamaktadır.
Müteahhit ikinci bir hamle yapar, daireyi satacak olanlarla bizi noterde buluşturmak ister.
Akşam Bursa 21.Notere gidilir. İlgili kişiler gelirler.
Önüme el yazısı bir belge koyarlar. Bu bir satış sözleşmesidir. Belgede, satış bedeli olarak benim daire için müteahhide ödediğim paradan 30.000 lira daha az bir miktar yazılıdır. Ama daha ilginci, bu paranın yarısına yakın bir kısmını ilgili kişilere henüz vadesi gelmemiş olan, özel bir hastane tarafından düzenlenmiş çekle ödediğim yazılıdır. Sevgili müteahhit bu satış sözleşmesinin altına da “şahit” sıfatıyla kendi adını yazıp imzalamıştır. Yaptığı işlerle zaten “dolandırıcılık” suçunu işlemiş olan müteahhit, karşı tarafa para ödeyememiş, bunun yerine elindeki çeki kullanmaya çalışmış, çek sahte falan çıkarsa gariban bir devlet memurundan tahsili kolay olur diye böyle bir ara formülle de olay sağlama alınmıştır.
Doğal olarak bu işe bulaşmam ve olay yine hüsranla biter…

Artık sorun parayı kurtarma sorunu kadar, insan ilişkilerinde yaşadığım bir güven erozyonu sorunudur… Piyasanın ayaküstü bin bir yalan söyleyen kişileri nasıl barındırdığını anlayabilme sorunudur. Bir de kendime kızarım, maceranın başında, bir ödeme sonrası “kasanın anahtarı burada yok, yarın teravi namazını Emirsultan’da kılarım, geçerken senedi bırakırım” lafına inanıp, bir ay senet peşinde koştuktan sonra bu adamlarla hesabımı kesmediğim için…
(Oysa olay bellidir. Arkadaşların kültüründe, yalan söylenecekse anlaşılmasın, yenilsin diye zıt uyaranla enjekte edilir karşı tarafa. Neden teravi namazı sonrası da gece geçerken değil? Çünkü namaz kılan adam yalan söylemez, haramla hileyle işi olmaz…)
Ama kesip atmak kolay değildir. Altına imza atılmış senetler vardır.

Bir sürü mesajlaşmalar konuşmalar sonrası iş 5 Kasım’a kalır.
Sabah 9.00’da satışı yapacak kişiler gelirler. Ama kendilerine ödeme hala yapılmamıştır. İnsanların işleri güçleri vardır ama müteahhit ofisinde yoktur.
Sıkıntılı bir bekleyişten sonra ilgili kişilerin muhasebecilerinden hesaplarına para geçtiği haberi gelir. Saat 16.30’dur ve Tapu Sicil Müdürlüğünün mesaisi 17.00’de bitecektir. Arada yarım saat gibi görünen zaman aslında yarım saat değildir. Çünkü Ziraat Bankasına alım satım vergisi yatırılacaktır. Yasa gereği, alıcı ve satıcı birlikte öderler bu vergiyi. Ama hep alanın ödediğine dair teamül de vardır ve bunu bildiğim için hem müteahhide, hem de diğer kişilere, hem sözlü hem de telefon mesajıyla yazılı olarak alım satımın kendi payıma düşen kısmını ödeyeceğimi yazarım.
Ziraat Bankasında hesaplanan alım satım vergisi yaklaşık maaşımın iki katı çıkar. Üzerimde ancak kendi payıma düşen kısmını ödeyebileceğim kadar para vardır. İlgili kişiler geri çekilir, müteahhit zaten yoktur piyasada. Ve ben elli yaşında adam, trafiğin tek yön olduğu ana caddede, ters yöne araçla gidemeyeceğim için, Ziraat Bankasından Garanti Bankasına kadar oldukça uzun olan bir mesafeyi koşarak gidip gelirim. Herkese defalarca söylememe rağmen ortada bırakılmama çok öfkelenirim. Düştüğüm, düşürüldüğüm durumdan utanırım. Öngördüğüm bir duruma önlem almama rağmen, yine adamların istediği biçimde davrandığım için kendime hala kızarım… Şu anda bu satırları yazarken bile “pişmanlık” denen o iğrenç duyguyu yaşıyorum… Bulaşmamalıydım bu insanlara…

Ziraat Bankasındaki bir memure hanımın bana acımasıyla 16.50’de alım satım vergisi yatar, 16.55’de tapuya başvurulur ve o gün tapu alınır. Ortada yine, hukuk sisteminin yavaş işlemesi, paramı kendilerinden kurtarmaya çalıştığım kişilerin hukuku istismar etmeleri nedeniyle razı olmak zorunda kaldığım bir hukuksuzluk vardır. Tapu Sicil müdürlüğünde akit odasında soruyorlar taraflara, “Satış bedelini ödediniz mi? Paranızı aldınız mı?”. Görevli bayanın sorusuna gayri ihtiyarı doğru yanıt verdiğim için, soru tekrar sorulur, ufak çaplı bir karmaşa yaşanır gibi olur… Ama sonunda tapu alınır…

İnsanlar kaza yapabilir, insanlar zor durumda kalabilir… İnsanlar hata yapabilir…
Eğer bana satış sözleşmesi yapılan daire daha sonraki bir tarihte peşin parayla başka birisine satılmış olsaydı, bunun ticari bir açıklaması olurdu.
Ama önceden satılmış bir daire, BİLEREK bir başkasına satılıyorsa bunun ancak AHLAKİ açıklaması olabiliyor.
Yapılan ahlaksızlıklar pişmanlıkla ikrar edilince bağışlanabilirdi.
Ama on ay boyunca iki garibanın hayaliyle alay edilmesi BAĞIŞLANAMIYOR. Yalan yalanla onarılamıyor, yalan söyleyen durumu kurtardığını sanırken, daha da battığının farkına varamıyor.

Paramı kurtardığım söylenebilir.
Ama web sitelerine yaldızlı sözler yazan, satış öncesi güzel söylemler sarf eden bu tip insanlar yüzünden, inşaat sektöründe tanımadığım insanlara karşı güvenimi yitirdiğimi söyleyebilirim.

Gelelim bu hadisenin burada yer alma nedenine;
Eğitim “present perfect tense” ile sınırlı değil…
“Present Perfect Tense”i bilmediğinizde “Past” ile idare eder, bir strateji uydurur iletişimi kotarırsınız…

Ama tipini bilmeden şirketle iş yaparsanız, imza attığınız senedin üzerinde yazılı “malen” ya da “nakden” sözcüklerinin ne anlama geldiğini bilmezseniz ve karşınızdaki kişinin gözünüzün içine baka yalan söyleyebileceğine, sizin için önemli olan değerlerinizle hayallerinizle alay ediyor olduğuna ihtimal vermezseniz, ÜZÜLÜRSÜNÜZ… Çünkü bu adamlar yeni projelere başlıyorlarmış…

Akıllı adam, başkalarının burun sürtmesinden ders alan adamdır.
Ders alın diye yazdım bunca yazıyı…

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s