EĞİTİM ÜZERİNE DÜŞÜNMEK

Bir konu insanların hayatında ne kadar çok yer alırsa, insanlar da konu hakkında o kadar bilgi sahibi olduklarını düşünürler. Neredeyse herkes hayatının bir bölümünde, okulda, sınıfta bulunur,  öğretmenlerden dersler alır, hatta izleyen yıllarda bu süreçlerin benzerlerini kendi çocuklarında yaşar. Bu nedenle kişilerin; okul, öğretmen ve eğitim konusunda kişisel deneyimlerinden kaynaklanan bireysel fikirler üretmeleri hatta bunları paylaşmaları doğaldır.

Bu yazının amacı, eğitim konusunda kavramsal bir çerçeve oluşturarak, isteyen kişilerin, eğitime ilişkin kendi düşüncelerini değerlendirmeleri için bazı referanslar sunmaktır. Kapsamı oldukça geniş olan eğitim konusundaki bu referanslar da çoğu zaman tam olarak doğru anlaşılmayan konular ile sınırlıdır.

NEDEN EĞİTİM?

Merkezinde insan ve davranışları olduğu için, eğitimin insanlıkla başladığını söylemek yanlış olmaz. Ama şekli, yapılış biçimi, insan topluluklarının geçirdiği aşamalarla birlikte zaman içinde değişiklikler göstermiştir. Avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan ilkel ve göçebe topluluklardan, günümüzün gelişmiş, karmaşık modern toplumlarına gelindiğinde; eğitim, bu karmaşık yapının “toplumsal kurumlarından” birisi olmuştur. Burada, toplumsal kurum derken toplum halinde yaşamanın ortaya çıkardığı ihtiyaçları daha sistematik ve daha doyurucu bir şekilde karşılamak için oluşturulmuş yapılanmalardan söz edilmektedir. Örneğin, kişilerin nesillerini sürdürme istekleri ve temel biyolojik ihtiyaçlarını karşılama arzuları aile kurumunu ortaya çıkarırken, uyuşmazlıkların adil biçimde çözümüne duyulan ihtiyaç da hukuk kurumunu oluşturmuştur. Sınırlı kaynaklarla, neredeyse sınırsız olan insan ihtiyaçlarının karşılanması sorunu ekonomi kurumunu ortaya çıkarırken, karmaşıklaşan toplumların yönetimi sorunu da politika kurumunu doğurmuştur.

Toplumlar da canlı organizmalar gibi, çoğalarak ve yaşam koşullarını iyileştirerek varlıklarını sürdürme eğilimindedirler. Bu nedenle, topluma yeni katılan bireylerin, toplumun bir üyesi haline getirilmeleri de önemli bir toplumsal gereksinimdir. Bu da, ancak topluma yeni katılan bu bireylere, toplumun sahip olduğu değerleri, normları ve ortak yaşam biçimini kazandırmakla mümkün olur. İşte, toplumların varlıklarını sürdürebilmeleri için, topluma katılan bireyleri toplumun bir üyesi yapma ve onlara kültürel mirası aktarma ihtiyacı da eğitim kurumunu ortaya çıkarmıştır.

EĞİTİM NEDİR?

İngilizceye “education” olarak geçen sözcüğün kökeninden yola çıkılacak olursa, Latince “educare” sözcüğü; yetiştirmek, büyütmek, bakmak, yönlendirmek, rehberlik etmek gibi anlamlara gelir. Alanın okullarında ise eğitim, çok kısa olarak, “istenen yönde davranış değişikliği” olarak tanımlanır ve bu şekilde öğretilir. Ancak uzun yıllar, dünyayı etkisi altında tutan “katı davranışçılık” ekolü yüzünden “davranış” kavramı eksik olarak tanımlanmış, bu da eğitimin amaçlarını oldukça sınırlamıştır. Bu eksik kalan tanıma göre “davranış”, organizmanın, etkiye karşı verdiği gözlenebilir, ölçülebilir tepkileriydi. Davranışın bu şekilde ele alınması da, doğrudan gözlenebilir davranışların niteliğinin önemli belirleyicileri olan “o davranışı sevme”, “o davranıştan korkma”, “o davranışa önem atfetme veya değer verme” gibi doğrudan gözlenemeyen duyguları, tutumları göz ardı ediyordu. Doğal olarak da, amacını bu tanımdaki davranışları kazandırmak olarak belirleyen bir matematik öğretmeni için, “bir denklemin çözüm kümesinin bulunması”, “öğrencilerin matematiği sevmelerini sağlamaktan” ya da “matematik korkusunu ortadan kaldırmaktan” daha önemli ve öncelikli oluyordu. Her ne kadar günümüzde öğretmenlere “duyuşsal amaçlar” adı altında bu konular öğretiliyor olsa da, eğitimin değerlendirilmesinde hâlâ bir yeri olmadığı için pek çok öğrenci matematikten nefret ediyor ya da korkuyor.

Eğitim, “istenen yönde davranış değişikliği” şeklinde değil de, “değiştirilmek ya da kazandırılmak istenen davranışın altındaki değere dokunabilmek” olarak tanımlanırsa, bu yaklaşımla yapılan eğitim süreçlerinde daha kalıcı davranışlar kazanılır. Bu yaklaşım, aynı zamanda yaşam boyu öğrenmenin de anahtarıdır çünkü okul bittikten sonra, herhangi bir zorunluluk olmadan öğrenmeye devam etmenin tek koşulu öğrenmekten keyif almak, mutluluk duymaktır.

DAVRANIŞ DEĞİŞİKLİĞİ NASIL GERÇEKLEŞTİRİLMELİ?

Her ne kadar bu konu, eğitim süreçlerinde “yöntem”, “teknik” ya da “model” başlıkları altında ayrıntılandırılmış olsa da, bir canlı organizmanın herhangi bir davranış sergilemesinin altında genellikle haz ve tatmin duygusu yer alır. Bilindik konudur, belki de öğrenme kuramlarının en eskisi sayılabilecek olan, Ivan Petroviç Pavlov (1849-1936)’un Klasik Koşullanmasında, Pavlov istediği zaman, bir köpeğe belli bir davranışı sergilemeyi öğretmişti. Normal koşullarda, düdük sesine salya salgılayarak tepki vermeyen köpek, Pavlov istediğinde, düdük sesi aracılığı ile “salya salgılama” davranışını sergilemeyi öğrenmişti. Dikkatle bakıldığında, Pavlov; köpeğe haz veren, onun açlık duygusunu tatmin eden bir uyaran, bir parça et aracılığı ile davranışı oluşturmuş, ardından bunu düdük sesi ile ilişkilendirerek, düdük sesine tepki şekline dönüştürmüştü.

Pavlov’un “koşulsuz uyaran” diye adlandırdığı, organizmaya haz veren, onu tatmin eden uyarıcı; öğrenme ortamlarında, canlıyı bu uyarıcıdan mahrum etme şeklinde de yer alabilir. Gerçekten de, okullarda pek çok öğrenci, sevdikleri dersler ve konular dışında kalanları, ailelerinin ya da çevrenin baskısından ve eleştirilerinden kurtulmak, bir an önce okul ortamından uzaklaşabilmek için de öğrenirler. Daha da ötesi, pek çok eğitimci “ödül” ve “ceza” adları altında bunu aşırı şekilde kullanarak, öğrencilerine temelinde “rüşvet” veya “korku” olan davranışlar kazandırır. 

İşin aslı şudur; kimse kimsenin yerine öğrenemeyeceğine göre, öğrenme bireysel bir süreçtir ve bu nedenle de kimse kimseye bir şey öğretemez ancak birey kendisi öğrenir. Bu iddialı gibi görünen söylem de, akıllara şu soruyu getirir. “O zaman, öğretmenlerin kontrolündeki sınıflarda yetişen başarılı öğrenciler, nasıl olup da bu ortamlarda pek çok şey öğrenebiliyorlar?”

Bu konu, sınıftaki yeri tartışılmayacak kadar önemli olan öğretmenin, olması gereken rolü ile ilgilidir. Eğitimi bilen öğretmenler; asıl işlerinin “öğretmek” değil, “öğrenmeyi gerçekleştirmek” olduğunu bilirler. Bunun yolunun da öğrenilecek olan her ne ise, onu öğrenen için ya önemli, ya öğrenenin bir ihtiyacı, ya da öğrenene ilginç gelerek onun merakını cezbedecek bir şey hâline getirmek olduğunu bilirler. Çünkü bir şey sizin için önemliyse, bir ihtiyacınızı gideriyorsa ya da merak duygunuzu tatmin ediyorsa, onu öğrenmek size keyif verecek, bundan da haz duyacaksınız demektir.

Diğer yandan, çabuk sonuç verdiği, zahmetsiz ve daha önemlisi de çok kolay olduğu için; okulu öğrenciler için cehenneme çeviren ve bir an evvel kurtulunması gereken yerler hâline getiren öğretmenler de vardır. Bu tür süreçlerin “eğitim” değil de “terbiye” olarak adlandırılması daha doğru olur. Eğitmek de terbiye etmek kadar kolay olsaydı, sirklerde kamçı kullanılmazdı zaten…

Günümüz eğitiminde söz konusu değil ama geçmişteki uygulamalarının neden olduğu tahribat hakkında düşünebilmek için cezadan da söz etmek yerinde olacaktır. Öğrenme ortamlarında ceza seçeneğine girmek, artık dönüşü olmayan bir yola girmek gibidir. Ceza ile konu çözülemezse (ki çözümmüş gibi görünen durumlar aslında çözüm değil, davranışın -daha sonra daha da şiddetli biçimde ortaya çıkacak şekilde- bastırılmasıdır) geriye, cezalandıran için iki, cezalandırılan için de tek seçenek kalır:

Cezalandıran, ya cezanın şiddetini artırılacaktır ya da sıklığını. Cezalandırılan için kalan seçenek çok daha nettir: Öğrenilmiş çaresizlik… Öğrenilmiş çaresizlik, ne olduğu ve sonuçları, burada bir iki cümle ile geçiştirilemeyecek kadar önemli ve ciddi bir konudur.

Oysa bugün eğiticiler, cezanın ne yapılması gerektiğini değil, sadece ne yapılmaması gerektiğini gösterdiği için öğretici bir yanının olmadığını biliyorlar ve bundan uzak duruyorlar.  Bu arada, olayları yaşamın gerçeklerinden kopmadan değerlendirmek de gerekir. Eğer istenmeyen davranışa, hemen, hatta anında müdahale edilmediğinde; sonuçları itibarıyla çok ciddi, hatta hayati öneme haiz olumsuzluklara yol açacaksa, bu davranışa ceza ile müdahale etmek normal karşılanabilir. Yani, birilerinin yetişemediği bir uzaklıkta, annesinin metal örgü şişini elektrik prizine sokmak üzere olan bir ufaklığın, o anda anne terliği ile yere indirilmesine, ceza karşıtı olduğunu iddia eden her eğitimci onay verir. 

EĞİTİMİN GERÇEK YAŞAM İLE BAĞI NASIL SAĞLANMALI?

Okul başarısının hayat başarısının ne kadar belirleyicisi olduğu pek çok toplumda tartışma konusudur. Hatta okul başarısı iyi olmadığı hâlde hayatta çok başarılı olmuş kişilerin varlığı bu tartışmayı daha da derinleştirir. Daha da ötesi, Avusturyalı yazar Ivan Illich, 1970’te yayımlanan “Okulsuz Toplum” adlı kitabıyla modern dünyada eğitimin rolünü ve uygulamasını eleştirir.

Eğitimle gerçek yaşam arası bağın tartışma konusu olması, hem “eğitimin felsefesiyle”, hem “toplumun kültürüyle”, hem de eğiticilerin “öncelikler hakkında düştükleri bir yanılgı” ile ilgilidir.

Toplumsal bir kurum olarak eğitim, öncelikle “toplumun varlığının sürdürülmesine katkı getirecek” tipte bireyler yetiştirmek ister. Bunun için de ideal bir birey tipi öngörür ve topluma katılan bireyleri bu tipte yetiştirmek ister. Bu aşamaya kadar, bu felsefi yaklaşımda bir sorun yok gibidir ama bu süreç, bazen de toplumdaki bireyleri tek tip bireyler olarak yetiştirme aşırılığına kaçar.

Eğitim politikaları, öğrenilecek ortak temel konuların miktarında ve süresinde sağlıklı düzenleme yapmada yetersiz kalırsa, okullar ve eğitim kurumları, gerekli gereksiz herkese her şeyi vermeye çalışan kurumlara dönüşür. Bir balerin, kimya bilmeden de sanatını icra edebilecekken, kimya konusundaki başarısızlığı onun gözde bir bale sanatçısı olmasını, yani hayat başarısını engelleyebilir.

Oysa topluma yeni katılan her bireyin doğuştan getirdiği birtakım yetenekleri ve sahip olduğu potansiyeli vardır. Eğitimin amacı, önce bireyi çok yönlü bir şekilde tanıyarak yeteneklerini ve potansiyelini belirlemek, ardından da bireye, kendisini gerçekleştirebileceği, yeteneğini toplumun yararına işe koşabileceği kanallar sunmak olmalıdır. Bu felsefe aynı zamanda gerçek öğrenmenin, yani öğrenmekten haz duyulan süreçlerin de çoğalmasına vesile olur. Bireyleri işini severek yapan bir toplum, sadece başarılı değil, aynı zamanda mutlu bir toplumdur.

Bazı kültürlerde, toplumsal iş bölümünün gerektirdiği uğraş alanları, yani meslekler, yapılan işin, üretilen hizmetin niteliği ile değil de, mesleğin o toplumda var olan şablon statüsü ile değerlendirilir. Bu tür değerlendirmeler ülkenin hâkim politikasına da yansıdığı için, şablon statüler, mesleklerin maddi doyuruculuklarını da belirler. Bu tür toplumlarda, sonbaharda yollardaki kuru yaprakları özenle temizleyen bir temizlik işçisinin işine verilen değer, duyulan saygı, hiçbir zaman, yanlış kararlar veren bir yargıca duyulan saygının önüne geçemez. Bu nedenle toplum; çocuklarını yetenek ve sahip oldukları potansiyeli düşünmeden, sadece toplumdaki şablon statüsüne göre mesleklere yönlendirir. Belki çocuklar görünürde başarılı olur ama niteliğin önemli bir önkoşulu olan mutluluk ve mutlu bir toplumda yaşama hayali elden gider. 

Eğitimle gerçek hayat arasındaki bağları zayıflatan diğer bir faktör de eğiticilerin içine düştükleri “amaç” “içerik” önceliğine ilişkin yanılgıdır.

Eğitimde, süreç sonunda bireyin kazanacağı davranışın ne olduğu, eğitimin amacı olarak ifade edilir. Örneğin, “farklı yönlerde gelişen ve farklı değerler alabilen değişkenleri kontrol edebilme” matematik dersinin; “ihtiyacı olan kişilere yardım etmek”  sosyal bilgiler dersinin; “Geçmiş olaylardan dersler çıkarmak” da tarih dersinin bir amacıdır. Ancak eğiticilerin bu davranışları kazandırırken yararlanabilecekleri bilgilere ihtiyacı vardır ki buna da eğitimin içeriği denir.

“Farklı yönlerde gelişen ve farklı değerler alabilen değişkenleri kontrol edebilme” amacı için iki musluğu doldururken, üç musluğu boşaltan bir havuzdan söz eden havuz problemi bir içeriktir. “İhtiyacı olan kişilere yardım etmek” gibi bir amaç, “yaşanmış bir afet sonrası bir yardım kuruluşunun yaptıklarına ilişkin bir gazete haberi” şeklindeki bir içerik aracılığı ile kazandırılabilir. “Geçmiş olaylardan dersler çıkarmak” için de Ankara Savaşı, özellikle de savaş sürerken Anadolu beyliklerindeki askerlerin saf değiştirmesi içerik olarak kullanılabilir.

Öğretmenler, amaçlarını doğru şekilde ifade etmezlerse, içeriğin amaca giden yolda sadece ve sadece bir araç olduğunu gözden kaçırırlarsa,  amaç yerine içerikle uğraştıklarının farkına varmadan amaçlarını gerçekleştiremezler. O zaman da, sadece, havuz musluk bağlamında verilen değişkenlerle işlem yapan ama analitik düşünemeyen,  hangi yardım kuruluşunun kaç battaniye sağladığını söyleyen ama sokakta karşılaştığı görme engelli birisine yardım etmeyi düşünemeyen, Ankara savaşının yerini, tarihini kimler arasında olduğunu bilen ama davranışları art arda kolayca suiistimal edilen bireyler yetişir.

Eğitim süreçleri sonunda “amacı” değil de “içeriği ne kadar ezberlendiğini” belirleyen sınavlar, bu yanılgıyı besler ve eğitimi gerçek hayattan koparır. Bir de eğitimde ölçme değerlendirme, gerçek yapılış amacından saparsa, çıkan sonuçlar yanıltıcı olur ve sistemin niteliğini sorgulamak olanaksız hâle gelir.

Eğitim, maliyeti olan bir süreçtir ve ögesi olan insan çok değerlidir. Dünyanın en değerli varlığı insana, telafisi asla mümkün olmayan tek kaynağı, zamanı kaybettirilirse, bu dünyanın en kötü israfı olur. Bu yüzden eğitimde ölçme değerlendirmenin asıl amacı; öğrencileri başarılı başarısız diye kategorize etmek değil, aşağıdaki sorulara gerçekçi yanıtlar bulmaktır.

1-Bu süreçte (bu derste, bu dönemde), gerçekleştirilmesi gereken amaçların ne kadarı gerçekleşti, ne kadarı gerçekleşemedi?

2-Gerçekleştirilemeyen amaçlar neden gerçekleştirilemedi?

3-Bu dönem gerçekleşmeyen amaçların gerçekleşmesi için izleyen dönemlerde neler yapılmalı?

Ölçme değerlendirme sisteminiz bu sorulara yanıtlar verebiliyorsa, sisteminizi kontrol edebilir, niteliğini yükseltebilirsiniz. Yoksa öğreneni “geçti” “kaldı” diye etiketlemek sadece basit bir sonuçtur ve bu sonuç eğitimin niteliğine herhangi bir katkı sağlamaz.

EĞİTİM SİSTEMLERİ NASIL İNSAN YETİŞTİRMELİ?

İnsanoğlu, her ne kadar içinde yaşadığı dünyayı değiştirebilecek, doğaya kafa tutacak bir hâlde de olsa, doğadaki aciz varlıkların başında gelir. Gelişmiş beyni ve onu muhafaza eden kafatası nedeniyle dünyaya adım atarken hem kendisini hem de annesini zorlar ve uzun bir süre de bakıma muhtaçtır, Oysa çıktığı yumurtayı kıran civciv, kuruduktan hemen sonra annesini izlemeye başlar.  

Ama o gelişmiş beyni, biyolojik yönden aciz olan bu varlığı, dünyada yaşayan diğer varlıklardan çok ama çok farklı bir yere koyar. Onunla soyut düşünür, olmamışı zihninde tasavvur eder. İşte bu soyut düşünme yeteneği onu Afrika’da ceylan peşinde koşan bir aslandan farklı bir yere koyar. Bir ceylan sürüsüne dalan aç aslan, karnı doyduktan sonra artık ceylan öldürmez ama insan, elde ettiğinin tükeneceği durumu düşünebildiği için daha fazlasına sahip olmak ister. Onun da bitebileceğini öngörebildiğinden daha sonrası için daha da fazlasını arzular. İnsan için bu döngünün sonu neredeyse yoktur.

Eğitimin asıl işlevi, bu yapıdaki insanı, değişen dünyada yaşamla başa çıkabilmek için gereksinim duyduğu yaşam becerileriyle donatmanın yanı sıra, istenmeyen özelliklerinden, yani posalarından arındırıp RAFİNE EDİLMİŞ; aklını iyilik için kullanan, ahlaklı, vicdan sahibi, empati yapabilen, hemcinsleriyle iş birliği içinde, çevreye ve doğaya saygılı “kristalize edilmiş” bir hâle getirmek de olmalıdır.

Çağdaşlığın, ilerlemenin, gelişmişliğin yolu demokrasiyi benimsemiş toplum olmaktan geçer.  Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ünlü eğitimci ve filozof John Dewey tarafından 1916’da, ünlü dilbilimci ve politika yazarı Noam Chomsky tarafından 2007’de yazılan iki kitabın adlarının tıpa tıp aynı şekilde DEMOKRASİ VE EĞİTİM olması bir tesadüf değildir.

Çağdaş demokratik toplumları; bağımsız düşünebilen, bilimsel çözüm yolları arayan, hoşgörülü, açık fikirli, eleştirebilen ama eleştirilmeye de açık, karşı fikirlere ve karşısındaki insana saygı duyan, alçakgönüllü bireyler oluşturabilir ve bu tür özellikler de bireylere çoklukla eğitimle kazandırılır

Bu yazı akademik olmayan bir dergi için talep edilmiştir.
Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s