GEZİ-YORUM (Dahili)

SÜMELA MANASTIRI YOLLARINDA
Sümela Manastırı, Trabzon ilinin Maçka ilçesindeki Altındere vadisi sınırları içindeki Meryem Ana Deresi’nin batı yamaçlarında yer alan, Kara tepesinin üzerinde ve deniz seviyesinden 1.150 m yükseklikte yapılmış Rum Ortodoks manastır ve kilise kompleksidir.
Vadiden yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan yapı, bu konumuyla, manastırların şehir dışında, ormanlarda, mağara ve su kenarlarında kurulma geleneğini sürdürmüştür.
Rivayete göre Bizans İmparatoru I.Theodosius zamanında (375-395) Atina’dan gelen Barnabas ve Sophranios isimli iki rahip tarafından kurulmuş olan manastır, 6’ıncı yüzyılda İmparator Justinianus’un manastırın onarılarak genişletilmesini istemesi üzerine Generallerinden Belisarios tarafından tamir ettirilmiştir.
Halk arasında “Meryem Ana” adı ile anılan bu manastırın “Sümela” adının, “siyah” anlamına gelen “melas” sözcüğünden geldiği söylenmektedir. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlardan geldiği söylense de, Sümela adının buradaki Meryem tasvirinin siyah renginden kaynaklandığını düşünenler de vardır.
Sümela Manastırı şimdiki durumuyla varlığını 13’üncü yüzyıldan itibaren sürdürmektedir.

TRABZON
Yunan mitolojisinde Lycaon’un oğlu Trapezeus’un Arkadya’daki adaşına ismini vermesi örneğinden hareketle, Karadeniz’deki Trabzon’un da adını bu mitolojik kahramandan aldığı düşünülmektedir. Diğer yandan, Evliya Çelebi’nin de 2500 yıllık geçmişi olan bu ismi, 17’nci yüzyılda, Türkçe Halk etimolojisi kaynaklı ”Tuğra-bozan“ yakıştırması ile açıklamaya çalıştığı bilinmektedir. Bunlara ek olarak, şehrin güney doğusunda dik yamaçlarla yükselen, fakat üstü masa gibi düz olan Boztepe’nin görünüşüne bakılarak, buraya Yunanca “masa” anlamına gelen Trapezus adının verildiği de sözlüklerde yazmaktadır. Antik Trabzon sikkelerindeki “masa” çizimi de bu görüşü destekler niteliktedir.
Bölgede çeşitli dönemlerde yapılan arkeolojik kazı ve yüzey taramalarında Yontma Taş Çağı’na (Alt Paleolitik döneme) ait araç ve gereçlere rastlanmıştır. Şehrin kuruluş tarihi MÖ 756 olarak bilinmektedir. Trabzon, Roma döneminde serbest şehir statüsü kazanmıştır.
I.Bayezid’in 1398’de Samsun yöresini almasından sonra Trabzon Krallığı, Osmanlı Devleti’ne yıllık vergi ödemek zorunda bırakılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet 23 Mart 1461’de Edirne’den sefere çıkmış ve bir süre denizden kuşatılan şehri teslim almıştır.
Yavuz Sultan Selim de şehzadeliği sırasında (1491-1512) Sancak Beyi olarak Trabzon’da bulunmuş, oğlu Sultan Süleyman da (Kanuni) burada doğmuştur. 1867 yılında Trabzon’da büyük bir yangın çıkmış, birçok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiş 1868 yılında da vilayet olmuş, pek çok sancak buraya bağlanmıştır.
Atatürk, 1924, 1930 ve 1937 yıllarında üç kez Trabzon’a gelmiştir.
Kent, Cumhuriyet döneminde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin 61’nci il merkezi olarak yerini almıştır. Trabzonspor futbol takımı ilk kez Türkiye 1. Ligi şampiyonluk kupasını Anadolu’ya taşımayı başaran futbol takımı olmuştur.

SALDA GÖLÜ
Salda Gölü, beyaz kumları ve turkuaz mavisi rengiyle Maldivler’i andırdığı için sıklıkla Türkiye’nin Maldivleri olarak adlandırılır.
Suyu az tuzlu ve yüksek alkali özellikte olan gölün, yaklaşık 2 milyon yıl önce oluştuğu tahmin edilmektedir. Salda, yer yer 184 metreye ulaşan derinliği ile Türkiye’nin derin göllerinden biri olma özelliğini taşımaktadır. Önemli bir kuş, doğa ve bitki alanı olan göl, barındırdığı endemik türler ile de uluslararası bir öneme de sahiptir. Bir şifalı kaynağı olduğu bilinen sığırkuyruğu bitkisinin iki türü, yalnızca Salda’nın güney kıyılarında yetişmektedir.
Göl turkuaz rengini ve sahilinin güzelliğini, göl tabanını oluşturan “stromatolit” adı verilen arkaik dönemde oluşmaya başlamış ve oluşumu hala da devam eden bakteriyel kökenli beyaz kayaçlara borçludur.
Bir diğer örneğine Kanada’da rastlanan ve Salda gölünde de bulunan yüksek magnezyum içerikli beyaz kayaçların Mars’ta da bulunması, Mars’ın da bir zamanlar Salda ile benzer koşullarda olduğunu düşündürmektedir. Bu konuda TÜBİTAK ve İTÜ’nün yürüttüğü bazı çalışmalar dünyanın ilgisini çekmektedir.
Ulaşımın zor olması, ayaküstü bir yerde olmaması gibi nedenlerle bugüne kadar saklı bir cennet olarak kalabilen Salda, ne yazık ki, YENİ TÜRKİYE’DEKİ İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN KAÇAMADI VE RANTİYECİLER TARAFINDAN VALİDESİ DERHAL HAREME DÂHİL EDİLDİ.

HIERAPOLIS
Denizli’nin 18 km. kuzeyinde yer alan Hierapolis Antik Kenti, Bergama Krallarından II. Eumenes tarafından MÖ 2’nci yüzyılda kurulmuştur. Bergama’nın efsanevi kurucusu Telephos’un karısı Hiera’dan dolayı Hierapolis adını aldığı söylenir. Bir deprem bölgesinde kurulmuş olan kent, bölgede meydana gelen depremler yüzünden sürekli yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. Bugün ayakta olan yapılar MS 60 yıllarında meydana gelen büyük depremden sonra inşa edilmiş olan yapılardır. Ancak kent bu depremden sonra tüm Helenistik niteliğini kaybetmiş, ızgara planlı tipik bir Roma kenti görünümünü almıştır. Hierapolis, Roma Döneminden sonra Bizans Döneminde de önemli bir merkez olmuştur. Hierapolis, MS 60 yıllarında, Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Philip’in burada öldürülmesi nedeniyle önemli bir Hristiyanlık merkezi olmuştur. MS 4’ncü yüzyılda Bizanslıların eline geçince, Aziz Philip adına Martyrıum olarak adlandırılan sekizgen kilise inşa edilmiştir. Bu kilise nedeniyle kentin cazibesi artmış, kent Metropolis olarak anılır olmuştur. MS 7’nci yüzyılda meydana gelen büyük bir depremin ardından, kent önemli ölçüde tahrip olmuş, önemini ve kimliğini yitirmeye başlamıştır. On ikinci yüzyılda küçük bir kasaba haline gelen kent, on üçüncü yüzyılda Selçukluların egemenliğine geçmiş, on dördüncü yüzyılda yaşanan depremin ardından terk edilmiştir.
İki anıtsal kapısı olan kent, ana caddeye paralel ve dik cadde ve sokakların oluşturduğu ızgara planlıdır. Yaklaşık 1 km uzunluğundaki ana cadde kenti ikiye böler ve bu caddenin her iki tarafında revaklar, kamu binaları dükkân ve atölyeler bulunur. Kent surlarının dışında ve kentin kuzey, güney ve doğu yönünde bulunan nekropol alanları Güneybatı Anadolu’nun en büyük nekropolüdür. Kalıntıların büyük bölümü Roma döneminden olan Hierapolis antik kenti, Pamukkale Travertenleriyle beraber 1988 yılında hem kültürel, hem doğal miras olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.

PAMUKKALE TRAVERTENLERİ
Yerin altındayken basınç nedeniyle içinde erimiş karbondioksit bulunan yeraltı suları, geçtikleri bölgelerdeki kalsiyum karbonatı (CaCO3) eriterek taşır. Bu sular yüzeye çıktıklarında artık basınçsız bir ortamda oldukları için içindeki karbondioksit uçar ve suda erimiş halde bulunan kalsiyum karbonat çok ince katmanlar halinde kayaların üzerine çöker. Bu birikim zamanla yumuşak hatları olan beyaz travertenleri oluşturur.
Pamukkale’yi tam da ‘’Pamuktan bir kale’’ yapan bu tür yer altı suları, tektonik hareketler sonucu, bir plato üzerindeki bir çıkıştan yeryüzüne ulaşmış, bu platonun kenarındaki uçurum boyunca 14.000 yıl boyunca aşağılara doğru akmıştır. Bu esnada uçurumun kenarları üzerinde kalsiyum karbonat çökeltisi bırakarak bugünkü beyaz katmanları oluşturmuştur.
Hava koşullarının ve yüzey şekillerinin etkisiyle, bugün görülen sarkıt şelaleleri, düzlük ve basamaklar, taç yapraklar şeklinde sığ havuzlar ortaya çıkmıştır.

PAMUKKALE
Pamukkale, eski adıyla Akköy, Denizli’nin nüfusu en fazla olan ilçesidir. 12 Kasım 2012’de TBMM’de kabul edilen 6360 sayılı kanun ile adı bugünkü adını almıştır.
68 mahalleden oluşmaktadır. 1988’den beri UNESCO Dünya Mirası sayılan Pamukkale travertenleri bu ilçededir
Şifalı kaplıcaları ile ünlü olan Pamukkale ilçesi antik çağdan beri önemli kültürlerin merkezi olmuştur. Ayrıca turizm ve doğa harikası bir yerdir. Ege Bölgesinde bulunmasından dolayı ılıman bir iklime sahiptir. Bu nedenle her mevsim yamaç paraşütü yapmaya uygundur.

ŞANLIURFA
Urfa ve civarının tarihi MÖ 11000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Burada bulunan Göbeklitepe Höyüğü, Dünya’nın bilinen en eski tapınağıdır. Ayrıca Urfa, Kur’an, İncil ve Tevrat’ta geçen İbrahim peygamberin ve Eyüp Peygamberin doğum yeri olarak da kabul edilir. Urfa uzun tarihi geçmişi boyunca, Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit, Hurri-Mitanni, Arami, Asur, Pers, Makedon (Hellenistik Dönem), Roma, Bizans gibi uygarlıkların egemenlikleri altında kalmıştır. 1094 yılında Büyük Selçuklu hâkimiyetine girmiş, 1098’de Haçlı Edessa Kontluğuna, daha sonra da sırasıyla Eyyubilere, Memluklulara, Karakoyunlulara, Akkoyunlulara, Safevilere ve son olarak da 1516’da Yavuz’un Mercidâbık zaferiyle Osmanlılara katılmıştır. Önceleri Rakka Eyaleti sınırları içerisinde yer alan Urfa, 1876’da Halep Vilayetine bağlanmış, 1916’da ise bağımsız bir sancak olmuştur. 1919’da önce İngilizler, daha sonra da Fransızlar tarafından işgal edilen şehir, 11 Nisan 1920’de düşman işgalinden kurtarılmış, Cumhuriyet sonrasında da 1924 yılında il olmuştur. Kurtuluş Savaşında gösterilen kahramanca mücadeleden dolayı 22 Haziran 1984 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Urfa’ya “Şanlı” unvanı verilmiştir.

GÖBEKLİ TEPE
Göbekli Tepe, doğal görünmeyen birkaç tepe, insan eliyle yapıldığı belirgin olan binlerce kırık çakmaktaşı döküntüyle kaplı olması nedeniyle, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından yürütülen “Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Projesi” yüzey araştırmaları sırasında belirlenmiştir. Şanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 22 km kuzeydoğusunda, Örencik Köyü yakınlarında yer alan ve dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğudur. 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsünden Harald Hauptmann bilimsel danışmanlığında yapılan yüzey araştırmasından sonra kazı çalışmaları başlatılmıştır. Ardından Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Klaus Schmidt’in bilimsel danışmanlığında kapsamlı kazılar başlamıştır.Yapıların ortak özelliği, T biçimindeki 10-12 dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları taş duvarla örülmüş olmasıdır. Yapının merkezine de daha yüksek boyda iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Söz konusu motifler yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motiflerdir. Buradaki yapıların, üretime geçiş aşamasına -tarım ve hayvancılığa- yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu düşünülmektedir. Göbeklitepe, UNESCO tarafından 2011’de Dünya Mirası geçici listesine 2018’de kalıcı listeye dahil edilmiştir. Buradaki kazılarda çıkartılan bazı heykel ve taşlar Şanlıurfa Müzesi’nde sergilenmektedir.

BALIKLIGÖL
Şanlıurfa şehir merkezinin güneybatısında yer alan Halil-Ür Rahman ve Aynzeliha Göllerinden oluşan bir bölgedir. Söylenceye göre, İbrahim Peygamber, Nemrut tarafından bugünkü Urfa Kalesinin bulunduğu tepeden ateşe atılır. Ancak, ateş suya, odunlar da balığa dönüşür. Hz. İbrahim de bir gül bahçesinin içersine sağ olarak düşer. İbrahim’in düştüğü yer Halil-ür Rahman gölüdür. Nemrut’un kızı Zeliha İbrahim Peygambere inananlardandır. Bir rivayete göre o da kendini ateşe atar, orada Aynzeliha Gölü oluşur. Başka bir rivayete göre de Zeliha Hz. İbrahim’in ateşe atılmasına çok üzülür ve ağlar, göz yaşlarından da Aynzeliha Gölü oluşur. Aynı yerde Hz. İbrahim’in doğduğu söylenen mağara da yer almaktadır.

ŞANLIURFA ARKEOLOJİ MÜZESİ
Yeni Şanlıurfa Arkeoloji Müzesinin inşasına 2012 yılında, bölgenin arkeolojik potansiyeli göz önüne alınarak, Balıklıgöl’e ve kentin sıklıkla kullandığı alışveriş merkezlerine komşu oan 60 bin dönümlük arazi üzerinde, 29 000 m²’lik kapalı alanda ve 3 katlı olarak başlanmış, 24 Mayıs 2015 tarihinde de müze ziyarete açılmıştır. Şanlıurfa Arkeoloji Müzesinde 14 ana sergi salonu ve 33 canlandırma alanı bulunmaktadır. Ayrıca resim, heykel sergilerin yapılabileceği geçici sergi salonu, tanıtım filmlerinin gösterildiği sinevizyon odaları, çocuk oyun alanı ve hediyelik eşya satış yerleri de bulunmaktadır. Müzede, kronolojik olarak önce Paleolitik Döneme ait yüzey buluntuları, Neolitik Döneme tarihlenen insan boyutlarında yapılmış dünyanın en eski heykeli “Balıklıgöl Adamı”, dünyanın en eski tapınağı Göbeklitepe kazı buluntuları ve canlandırmaları, Nevali Çori Tapınağı, Kalkolitik, Tunç, Demir, Helenistik, Roma, Bizans ve İslami dönemlerine ait önemli eserler sergilenmektedir.

HALFETİ
1954 yılında ilçe olan Halfeti, Fırat kıyı şeridi üzerinde ve sarp kayalıkların yamacında kurulmuş şirin bir yerleşim merkezidir. Birecik barajı yapılmadan önce önünden nehir akan, karşısında Kale Meydanı köyü olan şirin bir ilçeyken, 1999’dan sonra baraj su tutmaya başlayınca ilçenin bir kısmı sular altında kamıştır. Daha sonra, ilçede ikamet edenler, Yeni Halfeti adı verilen yakındaki bir alana yerleşmişlerdir.

ESKİŞEHİR
İlk yerleşimi, M.Ö. 3500 yıllarında Şarhöyük çevresinde gerçekleşmiştir. Bölgede, M.Ö. 1200 yıllarında Frigler, 7. yüzyılın ilk yarısında Kimmerler yaşamıştır. Ardından da Lidyalılar, daha sonra da Araplar yerleşmiştir. 1074’te de Türklerin eline geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in ilk zamanlarına kadar Ankara Beyliği’ne bağlı bir sancak, 1841 yılından itibaren Hüdavendigâr (Bursa) eyaletine bağlı bir şehir, 1925 yılında da bir ilimiz olmuştur. Eskişehir oldukça zengin bir kültüre sahiptir. Frigyalı Midas, Şeyh Edebali ve Nasrettin Hoca bu topraklarda yaşamıştır. Eskişehir, ülkemizin Anadolu’ya açılan kapısı ve demiryollarının kavşak noktasıdır. Ülkemizin tek uçak motor fabrikası ve havacılık okulu da buradadır. Metropol kentlerin dışında iki üniversiteye sahip tek Anadolu kenti olması nedeniyle şehirde yaşayan her on üç kişiden biri üniversite öğrencisidir. Bu nedenle Eskişehir bir eğitim, bilim ve sanat kentidir.

YILMAZ BÜYÜKERŞEN BALMUMU HEYKELLER MÜZESİ
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in, Eskişehir’e, kazandırdığı ve Dünyanın pek çok ülkesinde bulunan “Madam Tussaud” Müzesi’nin Türkiye’deki ilk örneği olan “Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi”nde, Yılmaz Büyükerşen’in Büyükşehir Belediyesi’ne bağışladığı, tarihi kişiler ile yerli ve yabancı ünlü 160 kişinin balmumundan heykeli yer almaktadır. Müzede, Atatürk’ün çeşitli dönemlerini yansıtan heykelleri, Atatürk’ün ailesinin yanı sıra yerli ve yabancı devlet adamlarının, sanatçıların, medya mensuplarının ve sporcuların canlı hissi veren heykelleri, değişik dekorlar içinde sergilenmektedir. Müzede aynı zamanda Eskişehir’in ve Türkiye’nin tarihinden kesitlere de yer verilmiştir. Müzenin gelirleri, bağış şartı gereğince, kız çocukları ile engelli çocukların eğitimi için kullanılmaktadır.

AHŞAP ESERLER MÜZESİ
Ahşap Eserler Müzesi, Tarihi Odunpazarı Bölgesi’nde Kurşunlu Külliyesi Kervansarayı içinde yer almaktadır. Müzede; 2015 yılında dünya’da üçüncüsü Türkiye’de ise ilki düzenlenen Uluslararası Ahşap Festivali’nde üretilen eserler ile 2016 yılında düzenlenen Uluslararası Ahşap Heykel Festivali’nde üretilen 160 eser sergilenmektedir.

AĞRI
Tarih boyunca bir geçiş noktası olarak kullanılmıştır. Birçok medeniyet gelmiş geçmiş ama hiç birisi kalıcı olarak yerleşmeyi tercih etmemiştir. Hitit, Hurri, Urartu, Pers ve Ermeniler, Saka Türkleri, Abbasiler, Bizans, Karakoyunlular, Akkoyunlular , İlhanlılar ve Moğolların egemenliğinde kalmış, Çaldıran Savaşı’ndan sonra da Osmanlı’ya katılmıştır. Adı, Osmanlı döneminde Şorbulak, Ermeniler zamanında Karakilise, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Karaköse’ye dönüşmüş olan, müzesiz, sinemasız tiyatrosuz bir kentimizdir. 1927’de il olmuştur. Bugünkü adı 1938’de verilmiştir. Batılılar, Tevrat’ta geçen Nuh Tufanı sonrasında Nuh’un gemisinin karaya oturduğu dağ olan Ararat Dağı ve ülkesinin, Ağrı ve civarı olduğu düşüncesinden hareketle burasını hala Ararat olarak adlandırırlar. İlginç olan ayrıntı, Doğubayazıt’ta olan Ağrı dağının il merkezinde olmaması ve buradan görülmemesidir. Bu nedenle Ağrı’ya gelen pek çok misafir, merkezden görünen Köse Dağını, Ağrı dağı zanneder.

DOĞU EKSPRESİ İLE KARS
Doğu ekspresi, toplam uzunluğu 1933 kilometre olan Ankara – Kırıkkale – Kayseri – Sivas -Erzincan – Erzurum – Kars ana güzergahını yaklaşık 24,5 saatte kat etmektedir. Güzergahta irili ufaklı 53 istasyon yer almaktadır. Bunların önemli olanları: Ankara Tren Garı – Elmadağ – Kırıkkale – Kayseri Tren Garı – Şarkışla – Sivas Tren Garı – Yenikangal – Divriği – Kemah – Erzincan Tren Garı – Karasu – Ilıca – Palandöken – Erzurum Tren Garı – Hasankale – Horasan – Sarıkamış – Kars Tren Garı şeklinde sayılabilir. Tren her gün Ankara’dan 17:55’te Kars’tan 08:00’de kalkmaktadır. Anadolu coğrafyasını gözlemek için güzel bir fırsattır.

GAZİANTEP
Tarihî İpek Yolu üzerinde bulunan bu ilimize Cumhuriyet öncesi yıllara kadar suyunun bolluğundan dolayı Arapça “parlak pınar” anlamına gelen Ayıntab denmiş, İslam egemenliği sonrasında Ayıntab adı giderek Ayıntap’a dönüşmüştür. 1516’da Yavuz Sultan Selim, bu bölgeyi Arap Eyaletine bağlı bir sancak merkezi yapmıştır. 1531’de Maraş Eyaletine bağlanmış, 1830’da kaza merkezi yapılarak Halep Eyaletine bağlanmıştır. 1908’de yapılan idari düzenlemede sancak merkezi olmuştur. 1918 tarihinde Halep’in İngilizler tarafından işgal edilmesi üzerine bağımsız sancak olmuş, Cumhuriyetin ilanından sonra, 1924’te tüm sancakların illere dönüştürülmesi esnasında ile dönüştürülmüştür. Şehrin adı, Fransız kuvvetlerine karşı şehrin savunmasını cesaretle sürdürmesi ve verdiği 6317 şehide rağmen eşsiz bir direniş göstermesi nedeniyle 6 Şubat 1921 tarihinde T.B.M.M. tarafından “Gazilik” unvanına layık görülerek, “Gaziayıntab” olmuştur. 1928 yılında ise şehrin adı GAZİANTEP olarak değiştirilmiştir.

ZEUGMA
Zeugma, Gaziantep ili, Nizip İlçesi , Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında, Fırat’ın geçilebilir en sığ yerinde olması nedeniyle de önemli olan bir antik kentin adıdır. Kentin kronolojik tarihçesi şöyledir: M.Ö. 300 de Büyük İskender’in Generallerinden 1.Selevkos Nikator Belkıs/Zeugma’nın ilk yerleşimi olan Selevkeya Euphrates kentini kurar. M.Ö.1nci yüzyılda, kentin Selevkeya Euphrates adı korunarak Kommagene Krallığının 4 büyük kentinden biri olur. M.S.1.YY ve M.Ö.1.YY.’ın ilk çeyreğinde Roma İmparatorluğunun topraklarına katılır ve ismi de “köprü” , “geçit” anlamına gelen “ZEUGMA” olarak değiştirilir. M.S. 252’de Sasani Kralı 1.Şapur Belkıs/Zeugma’yı ele geçirerek yakıp yıkar. M.S. 4.YY’da Belkıs/Zeugma geç Roma hakimiyetine girer. M.S.5-6.YY’da da, Belkıs/Zeugma Erken Roma hakimiyetine girer. M.S. 7.YY’da İslam Akınları sonucu Belkıs/Zeugma terk edilir. M.S.10-12.YY’da küçük bir İslami yerleşime dönüşür. M.S.16.YY’da bugünkü adıyla Belkıs Köyü kurulur. Zeugma antik kentinden çıkan eserlerin sergilendiği Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, gerek yapısal kompleksi gerekse içinde yer alan eserleri açısından dünyanın önemli müzeleri arasında sayılmaktadır.

SİNOP
Saptanabilen en eski adı “Sinope” dir. Bu ad, Yunan ırmak tanrısı Asopos’un su perisi kızlarından Sinope’den gelmektedir. Sinop, Anadolu’nun kuzey yönünde uç noktası olan İnce Burun ve Boztepe Burnu arası dar kara parçası üzerine Kale-Şehir olarak kurulmuş doğal bir limandır. Şehrin dış limanı fırtınalara açıkken, iç limanının rüzgârlara kapalı sakin bir yer olması burasını Güney Karadeniz’in en önemli limanı haline getirmiştir. Liman Anadolu ile Kırım Yarımadası arasındaki deniz ticaretinde de önemli bir rol oynamıştır. Antikçağdan beri parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip olan Sinop, bu niteliğini Bizans, Selçuklu, Candaroğlu ve Osmanlı yönetimlerinde de sürdürmüş, ayrıca kale ve tersanesiyle bölgenin en önemli askeri üslerinden biri olmuştur. Ancak Rusların 1853’te yaptıkları Sinop Baskınından askeri üs olarak önemini yitirmeye başlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan idari düzenlemeyle il olmuştur. Burası, kendisine “bir dileğin var mı?” diye soran Büyük İskender’e “Gölge etme, başka ihsan istemem.” diyen Diyojen’in de doğduğu şehirdir. Bu şehirde sinema ve trafik ışığı yoktur… Sinemanınki bilinmez ama trafik ışığının eksikliği hissedilmemektedir.

SİNOP CEZAEVİ
Dört bin yıl önce Gaskalılar tarafından yapılmış olan kalenin içinde konuşlanmış, 431 senelik geçmişi olan bir cezaevidir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde cezaevini şöyle anlatır: “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.” Türkiye’nin Alcatraz’ı denilen bu cezaevinden sadece iki kişi firar edebilmiş, bir kişi de firar girişiminde bulunmuş ancak başaramayarak denizde boğulmuştur. Buranın cezaevi olarak kullanıldığına dair en eski kanıtlar, 1568 yılına aittir. 1999’da cezaevi kapatılarak müzeye çevrilmiştir. Refik Halid Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Refii Cevdet, Hüsyin Hilmi, Burhan Felek, Osman Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kerim Korcan ve Zekeriye Sertel, Sinop Cezaevinde misafir olan ünlülerdir…

KNİDOS
Datça Yarımadası’nın en uç kısmında, Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada, Tekir Burnu üzerinde konumlanmış olan Knidos, Rodos Birliği’ne bağlı Batı Anadolu kıyı kentlerinin önemlilerinden birisidir. Tarihi, MÖ. 2000’lere kadar uzanmaktadır. Kent, bilim, mimarlık ve sanatta da oldukça ileri gitmiştir. Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoksus, Doktor Euryphon, ünlü ressam Polygnotos ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos burada yaşamıştır. Şarap ihracatı sayesinde ticareti de gelişmiştir. Yuvarlak ve köşeli kulelerle kuvvetlendirilmiş surlarla çevrili kentin, birsi askeri dğeri ticari olmak üzere iki limanı vardır. Önemli yapılar ve alanlar, Dor Tapınağı, Apollon Tapınağı ve Sunağı, Yuvarlak Tapınak ve Sunağı, Meclis Binası, Korinth Tapınağı, mevsimi ve zamanı gösteren güneş saati, Tiyatro, Dionysos Tapınağı ve Stoası, Yamaç Evleri, Odeon, Demeter Kutsal Alanı, Nekropol ve Kap Krio Yarımadasıdır. Knidos’la ilk ilgilenen kişi İngiliz Charles Newton, 1850’lerde padişahın izniyle önce Bodrum’da, ardından Knidos’ta yaptığı kazılarda bulduğu eserleri savaş gemilerine yükleyerek Londra British Museum’a götürmüş ve bu hizmetlerinden dolayı da “sir” unvanını almıştır.

CAN EVİ
Can Yücel’in evinin olduğu Eski Datça, Muğla ili Datça ilçesine bağlı 583 nüfuslu bir mahalledir. Burası, Datça Yarımadasında, antik çağlardan beri üzerinde yaşam süregelen tek mahalledir. Eski Datça girişinde, meydandaki “Orhan’ın Yeri”, Can Yücel’e dair pek çok anıyı ve objeyi barındıran bir mekandır. Buranın sahibi, Eski Datçalı Orhan Bey, Can Yücel’i Datçalı yapan adamdır. Masası, yarım kalmış şarabıyla Can Yücel’in anılarına sahip çıkarak bu anıları burada yaşatmaya devam etmektedir. Can Yücel, Datça’daki evi, eşinden habersiz alır. Bir kavga sonrası evden çıkar gider, iki gün dönmeyince eşi arar ve “Can neredesin?” diye sordukça, Can Yücel’de evin bahçesindeki ağaçları sayar durur. Daha sonra Datça’ya gelen eşi evi görünce Can Yücel’in doğru söylediğini anlar. Bahçede ağaçlar vardır ama doğru dürüst bir ev falan yoktur ortada, sadece çatısız, yıkıldı yıkılacak bir dört duvar vardır. Can Yücel ve eşi orada birlikte güzel bir yuva oluştururlar.

DİDİM
İlk yerleşim izleri MÖ 8000’lere (Neolitik Döneme) uzanan Didim, Aydın’ın turistik bir ilçesidir. MÖ 16. yüzyılda Miken Uygarlığının, Giritlilerin ve daha sonra da Aka kolonilerinin yerleşim yeri olmuştur. Persler, Romalılar ve Bizanslılardan sonra 1071 Malazgirt Muharebesi’nden ardından Türklerin Anadolu’ya girmelerini takiben, Karia olarak anılan bölge Türklerin eline geçmiş ancak 1. Haçlı Seferlerinin ardından tekrar Bizanslıların eline geçmiştir. 1261 yılından sonra Karia’da Menteşe Beyliği’nin kurulmasıyla Didim ve çevresi Menteşe Beyliğine dahil olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu zamanında varlığını “Yeronda -Yoran” ismi ile sürdürmüş, Lozan Antlaşması gereği yapılan mübadelede, 23 Mart 1924’te Selanik’in Pravuşta bölgesi ve köylerinden (Kuçkar, Devekıran) gelen mübadiller Didim’in ilk sakinlerini oluştururlarken, buradan ayrılan Rumlar da gittikleri yerde “Nea Yeronda “yani “Yeni Yoran” anlamına gelen bir köy kurmuşlardır.

KONYA
Konya, Türkiye’nin yüzölçümü bakımından en büyük ilidir. Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden birisi olan Çatalhöyük, 2012 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Şehir Anadolu Selçukluları’nın ve Karamanoğulları’nın başkentliğini yapmıştır. Anadolu Selçuklu sultanı II. Alaeddin Keykubad’a atfen, Alâeddin Tepesi adı verilen ve aynı zamanda bir höyük olan yapay tepe şehrin merkezinde yer alır. 1076 yılında Süleyman Şah Konya’yı Anadolu Selçukluları’nın başkenti yapmış, daha sonra da başkent 1080 yılında İznik’e nakledilmiştir. İlk haçlı seferi sırasında İznik’in tekrar Bizans’ın eline geçmesi nedeniyle, sultan I. Kılıçarslan 1097’de başkenti tekrar Konya’ya taşımıştır. Konya, Ankara, Kayseri, Yozgat, Çorum, Çankırı gibi işgal görmeyen iç Anadolu şehirlerinden birisidir.

MEVLANA
19 Aralık 2015 tarihinde, 742. ölüm yıldönümü nedeniyle yapılan Şeb-i Arus törenlerinin hemen hemen tüm televizyon kanallarından canlı olarak yayınlanan İstanbul ayağında, Recep Tayyip Erdoğan, açılış konuşmasında Mevlana’nın ünlü şiir kitabı Mesnevi’nin sıradan bir yapıt olmadığını vurguladıktan sonra şu bilgiyi verdi: “BİR KEZ DAHA HATIRLATMAK İSTERİM Kİ, MESNEVİ, HZ. MEVLANA’NIN DEYİMİYLE, RUHLARA CİLA OLARAK YAZILMIŞ BİR AYET VE HADİS TEFSİR KİTABIDIR”. Mevlana aslında Türkleri hiç sevmeyen, Türkler için “anlayıştan yoksun” ifadesini kullanan ve tek kelime dahi Türkçe yazmayan ama buna rağmen Türkler tarafından çok sevildiği için Türkler hakkındaki öngörüsünde yanılmamış olan bir şairdir. Mesnevi de bir ayet hadis tefsiri kitabı değildir. Mevlana’yı ve Mesnevi’yi anlamak için mevcut kalıpları kırarak düşünmek gerekir. Örneğin, hırsın çok kötü bir şey olduğunu anlatan EŞEK VE KABAK HİKAYESİNDEKİ (Cilt 5 / 1335-1420. Beyitler ) örnek olay okunmalıdır. Tebriz’li Şems için yazdığı mektuplar da üzerinde düşünmeye değer metinlerdir.

ZİNCİRLİKUYU
İstanbul’un modern biçimde düzenlenmiş ilk asri mezarlığıdır ve bu yüzden uzun yıllar halk arasında “asri mezarlık” olarak anılmıştır. Mezarlığın bulunduğu alanda 1930’lu yıllara kadar yerleşim yoktu ve en yakın meskun mahal Mecidiyeköy idi. 1935’te şehir dışında yeni bir mezarlık kurulmasına karar verildiğinde, hem Şişli’den hem de Beşiktaş’tan ulaşılabilecek en uygun yer olarak Zincirlikuyu seçilmişti. Bu bölge, üzerinde yerleşim olmayan 380,847 m² alana sahiptir. Buraya defnedilen bilindik kişilerden bazıları şunlardır: Ahmed Adnan Saygun, Ayhan Işık, Asım Bezirci, Abdi İpekçi, Aysel Gürel, Abdülhak Hamit Tarhan, Altan Erbulak, Attila Özdemiroğlu, Belgin Doruk, Cemal Nadir, Çetin Emeç, Duygu Asena, Erdal İnönü, Feridun Karakaya, İsmail Cem, Jale İnan, Kemal Sunal, Levent Kırca, Muammer Karaca, Müslüm Gürses, Mustafa Koç, Nejat Uygur, Orhan Kemal, Onur Bayraktar, Ömer Seyfettin,Rıfat Ilgaz, Ruhi Su, Sadri Alışık, Sakıp Sabancı, Tanju Gürsu, Türkan Saylan, Vehbi Koç, Yaşar Kemal, Zeki Alasya

AŞİYAN
Aşiyan, “bülbül yuvası” demektir. Aşiyan mezarlığı, 16. yüzyıldan itibaren Bebek ve Hisar mahallelerindeki müslüman halkın defnedildiği çok güzel Boğaz manzarası olan bir mezarlıktır. Gazete haberlerine göre İstanbul’un en pahalı mezar yerlerinin olduğu mezarlığıdır ve manzarasından söz ederken, manzarayı “insanın ölesi geliyor” diye tanımlayanlar vardır. Burada kabri bulunanlar arasında Orhan Veli Kanık, Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Edip Cansever, Münir Nurettin Selçuk, Ahmet Aydın Bolak, Attilâ İlhan, Özdemir Asaf, Tezer Özlü, Osman Yağmurdereli, Gündüz Kılıç, Medine Müdafii Fahreddin Paşa, Demirtaş Ceyhun, Sadi Irmak, Neslişah Sultan, Onat Kutlar, Turgut Uyar gibi birçok ünlü kişi bulunmaktadır.

BÜYÜKADA
Prens Adaları olarak da bilinen İstanbul açıklarındaki adaların en büyüğüdür. Eski Yunanca adı Prinkipos’tur ve Yunanca “Prinkipos”, “Prens” anlamına gelmektedir. Diğer Prens Adaları gibi Büyükada da Bizans döneminde sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Adalar, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un Fethi’nden bir ay önce alınmıştır. Maltepe sahiline uzaklığı 2.300 metre olan adanın yüzölçümü 5,4 km²’dir. Adada, biri güneyde, diğeri kuzeyde olmak üzere iki tepe bulunur. Güneydeki tepe 203 metre yükseklikteki Yücetepe, kuzeydeki ise 164 metre yükseklikteki Manastır Tepesidir. Adanın en yüksek tepesinde Aya Yorgi Kilisesi ve Aya Yorgi Manastırı bulunmaktadır. Buradaki ilk yapı, MS. 6. Yüzyıl’da inşa edilmiştir. Bu bölgede birçok kilise ve manastırın kalıntıları da vardır. Bunlardan bazıları günümüze kadar ulaşmış, bazıları yıkıntı olarak kalmıştır. İsa Tepesi’nde ise Hristos kilise ve manastırı ve Rum Yetimhanesi bulunmaktadır. Rum Yetimhanesinin binası harabe olmasına rağmen halen dünyanın en büyük ahşap monoblok yapılarındandır.

BOZCAADA
Genelde Türkiye’nin üçüncü büyük, Ege Denizinde ise Gökçe adadan sonra ikinci en büyük adasıdır ve Çanakkale iline bağlı bir ilçedir. Türkiye’nin il merkezleri hariç, köyü olmayan tek ilçesidir. Yüzölçümü 40 km², anakaraya uzaklığı 6 km’dir. Yunanların Troya Savaşı sırasında o zamanki Bozcaada’daki bir liman olan Aulis’i bir üs olarak kullandıkları söylenir. Ayrıca, Bozcaada Çanakkale Savaşı’nda İngiliz ve Fransız kuvvetleri tarafından işgal edilerek lojistik destek için kullanılmıştır. Bozcaada 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakılmıştır.

GÖKÇEADA
Ege Denizi’nin kuzeyinde, Saros Körfezi girişinde yer alan, Çanakkale’nin bir ilçesi ve Türkiye’nin en büyük adasıdır. 91 km. kıyı şeridine sahiptir. Türkiye’nin de en batı noktasını oluşturmaktadır. Antik adı İmbros (İmroz) olan ilçe, 1970 yılında Gökçeada adını almıştır. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesinin ardından, Homeros’un yazdığı destanlarda adı geçen kentin bulunduğu Gökçeada, 1455 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. 1912 Balkan Harbi yenilgisinin ardından Yunanistan’ın kontrolüne geçen ada, 1923’ te Lozan Antlaşması’ndan sonra tekrar Türkiye’ye bırakılmıştır.

DOLMABAHÇE
Bugün bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerini demirlediği, Boğaziçi’nin büyük bir koyu idi. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bir bataklık hâline gelmiştir. 17. yüzyılda doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “hasbahçe”ye dönüştürülmüştür. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre “Beşiktaş Sahil Sarayı” adıyla anılmıştır. Padişah I. Abdülmecit, eski Beşiktaş Sarayı’nda bir süre oturduktan sonra, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupâî plan ve üslupta bir sarayın inşâ edilmesine karar vererek Dolmabahçe’nin yapımını başlatmıştır. Saray, Avrupa mimarî üsluplarının karışımı şeklinde, Ermeni mimarlar Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843-1855 yılları arasında inşâ edilmiştir. Cephesi, İstanbul Boğazı’nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmaktadır. Cumhuriyet döneminde, Atatürk İstanbul ziyaretlerinde sarayı ikametgâh olarak kullanmıştır. 10 Kasım 1938’de Atatürk sarayın 71 numaralı odasında vefat etmiştir. Saray 1984 yılından beri müze olarak kullanılmaktadır.

TİRİLYE
Misyalılar, Traklar, Antik Romalılar, Bizanslıların egemenliğinde bulunan Tirilye, 1330’da Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra ismi 1909’da sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesinin ardından “Mahmutşevketpaşa” kasabası olarak değiştirilmişse de Tirilye olarak anılmaya devam etmiştir. 1963 yılında “Zeytinbağı” adını alan belde, 2012’de alınan bir kararla tekrar “Tirilye” adını almıştır. İsmi ile ilgili üç rivayet vardır. Birincisi, Cenevizliler zamanında burada üç köy varmış. Korsanların saldırılarına karşı koyabilmek için birleşerek Tirilye adını almışlar. İkinci rivayet, İznik konsülündeki üç papaz başpiskoposla anlaşmazlığa düşerek buraya sürüldükleri için buraya Tri: “üç”, İlya “papaz” anlamında “Tri İlya” adı verilmiş. Üçüncü rivayet de, Latincede tirilye kırmızı balık, barbunya anlamına geldiğinden Tirilye adını aldığı yönündedir. Tirilye tarih boyunca şarabı ve zeytini ile ünlü olmasının yanı sıra kültür varlıkları açısından da çok zengin bir yerleşim beldesi olarak ilgi çekmektedir.

BAŞ MELEKLER KİLİSESİ
Mudanya‘nın Trilye Beldesinin Kumyaka bölgesinde (şimdi mahallesinde) dünyanın en eski 3’ncü kilisesi olan baş melekler kilisesi bulunmaktadır. Kilise Bizans İmparatoru IV. Konstantinos Porphyrogenetos döneminde yaptırılmıştır. Kare planlı ana kilisenin üzeri kubbe ile örtülü olup yanlarda beşik tonozlu dört haç kolundan oluşur. Duvarları tuğla ve taş ile örülü bulunan yapının çatısı da tuğla ile örülmüştür. Baş Melekler Kilisesinin 1227 yıllık olduğu söylenmektedir. Kapısındaki kitabede 1862 yılında bir tamirat geçirdiği yazmaktadır. Mülkiyeti bir şahsa ait olan Baş Melekler Kilisesi, 12 Eylül 2012 yılında Rum Patrikhanesi Bursa Metropoliti tarafından 1.5 milyon lira bedelle satın alınmış, Yunanistan’dan gelenlerle birlikte 26 Temmuz 2012 de kilisede bir ayin düzenlenmiştir.