BİR BABANIN OĞLUNA MEKTUBU-III

Birkaç gün önce tezini vererek yüksek lisans sayfasını da kapattın Oğlum.
Hem de öyle güzel kapattın ki, kesintisiz biçimde doktoraya da başladın.
Ben bu -artık bir klasik haline gelen- mektupların sonuncusunu yazarken, sen Almanya’daki bir bilimsel etkinlikte sunacağın sözlü bildirine hazırlanıyorsun.

Önceki yol ayrımlarında sana söyleyecek birşeyleri olan babanın bu aşamada senin ve eğitiminin üzerine edecek lafı kalmadı artık. Zaten artık ne çalıştığın konulara ne de yaptıklarına aklım eriyor. Tezinin önsözünde destek olanlara ve sevdiklerine yazdığın teşekkürün dışında anladığım bir şey yok inan…

Tam altı yıldır kendi ayaklarının üzerinde, insanın fikrinin ve vicdanının hür olabildiği, aklın ve bilimin rehber alındığı, dünyaya geniş bir perspektiften bakabildiğin ama bir o kadar da zorlayıcı standartları olan öğrenme ortamlarında yaşıyorsun. Bana bu durumda birşeyler söylemek değil, senin yaşadığın ortama imrenmek, senin adına sevinmek düşüyor ancak…

Sana ve yaşadığın ortama imrenmem, aslında ister istemez yaptığım bir kıyaslamanın kaçınılmaz sonucu. Çünkü senin tarafa bakınca nasıl bir aydınlık, bir güzellik görebiliyorsam, bu tarafa bakınca müthiş bir hüzün çöküyor yüreğime…

Sen tez jürinden çıkıp bize “bitti” dediğinde, ben on yıl öncesine gittim…

On üç yaşında ailesinden kopup yatılı mektebe gitmiş ve o çocuk yaşıyla bayram izinlerine kaç gün kaldığının çetelesini tutacak kadar ev, aile özlemi çekmiş baban, seni Bahçeşehir Fen ve Teknoloji Lisesine bıraktığı güne döndü…

İlk gün seninle aynı saatlerde kayıt olmaya gelen Ozi ile tanışmıştınız. Hala, her ikinizin de başlarınız önünüzde, bahçedeki bankın üzerinde masum masum yan yana oturuşunuz gözlerimin önünde…

Sonra istediği lisede okuma hayalini gerçekleştirmiş bir avuç çocuk, ideallerinize doğru bir hayat macerasına yelken açmıştınız.

Şimdi ise o sınıftan Ozi, Çağın, İsko, Baran, Asena ve Sen, bu ülkeden uçup gittiniz…

Devletin ekmeğini yemiş, devlete minnet duygusuyla yetiştirilmiş baban, kendisine ilk bakışta çelişkili gelen bu duruma hep kafa yordu…

Yordu ve daha konuşulacak pek çok konu varken, sadece ve sadece “eğitim öğretim açısından” şunu gördü doktoraya başladığın bugün…

Ardınızda bırakarak uçup gittiğiniz bu, doğduğunuz ve büyüdüğünüz topraklarda, siz gittikten sonra;

Bir üniversite profesörü, “ülkede okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor” dedi alenen televizyonlarda. Sizin yaşadığınız ülkelerde olsa milleti ayağa kaldıracak bu olayın ardından, bırakıp gittiğiniz bu ülkede, adam resmen Yüksek Öğretim Kuruluna atanarak ödüllendirildi.

Bırakıp gittiğiniz ülkenizde, üniversiteler aklın ve bilimin rehberliğinden vazgeçip siyasetin ve ikbalin akışına bıraktılar kendilerini. Yerleşkelere laboratuvar, kültür ve sanat merkezleri yerine devasa camiler yapılıyor ve ahali de bundan büyük mutluluk duyuyor. Çünkü ahalinin doktora, mühendise, sizin gibi bilim insanlarına, evrensel hukuku benimsemiş vicdanlı hukukçulara ihtiyacı yok artık, imamlar her derde deva olabiliyor. Tam anlamıyla yaptığı ürettiği hiç bir şeyi olmayan ülkenizin ahalisi, yazılımı ve işlemcisi ithal cep telefonunun bile yerli ve milli olduğuna inanıyor.

Ülkelerin eğitim sistemlerinin kalitesini ortaya koyan uluslararası bir değerlendirme programı var PISA. 2015’teki sınavda, ülkemiz önceki yıllardaki performansına göre daha da gerilere düşerken, Singapur da bu sınavda birinci sıraya yerleşti. Singapur’un ilk sıraya yerleşmesi, bu ülkede eğitimi önemseyen herkes için çok önemlidir. Çünkü Singapur, biz Cumhuriyeti ilan ettikten tam 42 yıl sonra, 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden bir ülkedir.

Hani Hasan Efe ile tişört yaptırmıştınız sizin zamanınızdaki ortaöğretime geçiş için yapılan OKS ile ilgili, işte 2013 yılında, o sınav sistemi, bir çok düzenlemenin ardından, pek alışık olmadığınız bir şekilde, tüm paydaşların (yani, öğretmenlerin, eğitim yöneticilerinin, özel okul yöneticilerinin, okul müdürlerinin, velilerin, önceki yıllarda kullanılan eski sınava katılmış öğrencilerin ve o yıl sekizinci sınıfa geçen öğrencilerin) katılımlarıyla, bir uzlaşı sonucu yeniden düzenlendi.

Ama tam dört yıl sonra, eğitimle hiç ilgisi olmayan birisi çıkıp, aynen, “Mesela ben TEOG olayını istemiyorum ve bunu da artık yanlış buluyorum. TEOG’un kaldırılması lazım. Biz TEOG’la mı geldik? Ne TEOG vardı, ne bir şey vardı” dedi.

Daha vahim olanı, bırakıp gittiğiniz ülkenin eğitiminden birinci derecede sorumlu olan Milli Eğitim Bakanlığı da, ortada herhangi bir aksaklık ya da değerlendirme çalışması ile daha iyisi çalışılmış bir sınav sistemi yokken, yeni bir sınav sistemi seçeneğini bile bekleyemeden, derhal “TEOG Kaldırılmıştır” açıklaması yaptı.

Ülkenin aynı siyasi partisinin bir Milli Eğitim Bakanı, “işlevsel, etkili, estetik” diye çocuklara eğik el yazısı öğretirken, başka bir Milli Eğitim Bakanı, “eğik yazı dayatmasını kaldırdık, bu zordan basite gelme uygulaması adeta suyun yokuşa akıtılması şeklindeydi” diye açıklama yaptı.

Daha da ilginç gelişmeler yaşandı bırakıp gittiğiniz ülkenizde.

Uçağa atlayıp sizi yetiştirmek için size kucak açan üniversitelere doğru uçtuğunuz yılların hemen ardından, ülkenizin eğitim sistemindeki 5+3 şeklindeki 8 yıllık kesintisiz eğitim, 4+4+4 şeklinde 12 yıllık zorunlu eğitime çevrildi. Bu değişiklikle, zorunlu okula başlama yaşı 5,5’a düşürülürken, isteğe bağlı olarak 5 yaş (60 ay) oldu. Gelişim Psikolojisinin verileri ortadayken, yeni Türkiye’nin yeni üniversitelerindeki, ciltlerce kitap yazmış çocuk gelişimi uzmanlarının tek kelime edemeden sessizce seyrettikleri bu düzenlemede, küçücük çocuklar okullarda ciddi sorunlar yaşadı. Kimisi okuma yazmaya geçemedi, kimisi daha o yaşta okuldan, öğrenmekten soğudu. Ama asıl beklenti karşılandı; İmam Hatiplerin orta kısımlarının açılmasına ek olarak, ortaokul ve lisedeki seçmeli dersler arttırıldı. Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler, Kur’an-ı Kerim, Yaşayan Diller ve Lehçeler gibi yeni dersler de programa kondu.

Geçen yıl da eğitim sisteminde değişiklikler yapıldı. Programların giriş bölümüne “değerler eğitimi” başlığı altında bir bölüm eklendi. Evrim teorisi programdan çıkarılırken; “cihat kavramı”, “15 Temmuz darbe girişimi” gibi konular programa eklendi. “Böyle bir değişikliğe neden ihtiyaç duyuldu?” sorusunun cevabını Milli Eğitim Bakanı “Gelecek nesillerin daha donanımlı olabilmesi” şeklinde verdi.

Anlatacak çok şey var daha Oğlum ama uzun uzun anlatmak yerine, buradaki kardeşlerinizin son üniversiteye giriş sınavında sergiledikleri performansı gösterip, bırakıp gittiğiniz ülkenizin geleceğini tahmin etmeyi size bırakayım…

Alan Yeterlilik Testi denilen son sınavda, sınavı geçerli olan 2 milyon 260 bin 273 adayın testlerdeki ortalama doğru cevap sayılarını şöyle açıkladı ÖSYM;

“Türk Dili ve Edebiyatı” alanında, 24 soruda 4,743 ortalama,
“Tarih-1 ” alanında, 10 soruda 1,617 ortalama,
“Tarih-2” alanında, 11 soruda 1,465 ortalama
“Coğrafya-1” alanında, 6 soruda 2,271 ortalama
“Coğrafya-2” alanında, 11 soruda 2,856 ortalama
“Felsefe Grubu” alanında 12 soruda 2,017 ortalama,

çok iddialı oldukları, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” alanında, 6 soruda 2,098 ortalama.

Sizi ilgilendiren temel bilimlerde ise durumumuz daha içler acısı:

Matematik, 40 soruda ortalama 3,923,
Fizik, 14 soruda 0,467 ortalama,
Kimya, 13 soruda 1,109 ortalama,
Biyoloji, 13 soruda 1,669 ortalama.

İşte böyle bir iklimde, bu yol ayrımında, sana ve arkadaşlarına edebilecek tek söz kalıyor bizlere oğlum.

Yolunuz ve bahtınız açık olsun…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİZİ BEKLEYEN YER

Çok hoşgörülüyüm…

Dileyen dilediğine inansın, dilediğini düşünsün.
Bu açıdan zerre sorun etmiyorum.
Çünkü herkes kendi hayatını yaşıyor…

Ama,
Demokrasi denen bir şey var ya, işte bu nokta sorunlu olmaya başladı…

Ne yazık ki bizi yöneten iradeyi “garip bir zihniyet” oluşturuyor.

Geçenlerde sosyal medya hesabımda İnci sözlükteki bir yazıyı paylaştım… Yine paylaşıyorum.
İşte bizi yöneten iradenin tecelli etmesinde söz sahibi ahali profili;

-Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın kıçına bakıp iç çeken tonton amca;

-Altın günlerinde üst katında ki günahsız öğrenci kıza “eve erkek alıyor, orospular doldu apartmana” diye dedikodu yapan hacı teyze;

-Tecavüze uğramamak için camdan atlayan kızın haberinin altına “zaten açık kapıymış, ne kaybederdi ki?” yazan türbanlı bacı;

-“Çaldıysa çaldı, Ecevit, Sezer çalmadı mı? Bu hiç olmazsa müslüman, diğerleri siyonist köpeklerdi” diyen adamlar;

-Ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kar sayan trafikteki şoför;

-Ağzından “cahiliye devri” düşmeyen ama “kitap okuyunca başıma ağrılar giriyor” diyen adam;

-“İrkekler birbirini zikiyordu, Allah’ da Lut kavminin üzerine bela yolladı” diye derste anlatıp, akşam erkek öğrencilerinin üzerine çullanan dernek öğretmeni;

-Anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce “sana bir daire fazla düştü” diye saç saça, baş başa giren insanlar;

-Dışarıda, kendi yaşam alanında insan gibi yaşamak için sosyalist partilere oy verip; kendi ülkesinde “müslüman caaanım” diye o partiye oy veren Almancılar, gurbetçiler;

-Her ramazan ekrandaki sahtekarlar, “kütük Allah diyorduuu” dediğinde ağlayanlar;

-Ağzından “Tanrı Misafiri” düşmeyip Pippa Bacca’ ya tecavüz edip öldürenler;

-Rutin trafik çevirmesinde polise nereli olduğunu sorup en alttan, en üste otoriteye biat edip, yaltaklanmaya çalışanlar…

-Cehaletin hadsizliğinden, izlediği salak saçma dizilerden veya yarışma programlarından mutlu olanlar.

-Tek bir kitap okumayıp, her konuda fikri olanlar.

Göreceksiniz, bir gün “KENDİLERİ GİBİ DÜŞÜNMEYENLERİN YAŞAMASINI BİLE İSTEMEYECEKLER”

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TÜKETİM TOPLUMU VE ALINACAK DERSLER

Oğlumun liseye başladığı yıllarda, metro istasyonunun yakınında bir ayakkabı boyacısı görmüştük. Oğlumun ayağında da boyanabilecek bir ayakkabı vardı. Her Cuma akşamı Cumartesi günü izine çıkarken giyilecek ayakkabıları boyama konusunda deneyimli olan ben, ayakkabı boyama kültürüne yabancı olan oğluma meseleyi göstermek için “hadi ayakkabılarını boyatalım” dedim.

Ayakkabının silinmesi, süngerle boyanması, cilalanması, fırçalanması ve bir kadifeyle parlatılması aşamalarını merakla izleyen oğlum, on on beş dakika süren bu çalışmanın karşılığında boyacının iki lira istemesi üzerine durgunlaşmıştı birden bire…

Uzun bir sessizlikten sonra, dudaklarından şu sözler dökülmüştü:
Ben bir hamburgere bu adamın beş ayakkabı boyasından aldığı parayı veriyormuşum, artık Mc Donalds’a gitmiyorum…

Geçen hafta…
Bir süre önce by-pass geçiren babamı spora özendirmek için bir alışveriş merkezinden yaklaşık 50 liralık vasat bir spor ayakkabısı aldım.
İki yıllık kullanımın ardından ayakkabının kauçuk tabanında gövdeden ayrılmalar görülünce, ben, “zaten dandik bir şeydi atalım yenisini alalım” dedim…
Babam bir şey demedi…
Bursa’nın dar sokaklarında yaşlı bir ayakkabı tamircisine gitti.
Ayakkabıyı gösterip yapıştırılıp yapıştırılamayacağını sordu.
Esnaf terbiyesinin, nezaketinin yaşandığı o minicik dükkanın önüne minik bir tabure ve bir çift terlik konduktan sonra, ayakkabının tabanı önce yapıştırıldı ardından da  balmumundan geçirilmiş kendir iple kauçuk taban maharetle çepeçevre dikildi.
Borcumuz?, sorusuna da “sekiz lira” yanıtı verildi… Dikkat buyurun “on lira” değil, emeğin bir bedeli var, tam o kadar…
Ayakkabı şimdi eskisinden daha sağlam…

Üç çift “Nike dual fusion” spor ayakkabım olduğundan mı utanayım, yoksa formasyon tezgahında ayakkabıcının yirmi dakika için talep ettiği el emeğinin bedelinin tam 13 katını kırk beş dakikada alan, ama tam bir dönem boyunca (yan sınıfımda ders verdiği için tanığı olduğum) bu kırk beş dakikaların yarısını yapmadan çıktığı için bir esnaf  kadar terbiyeli olamayan öğretim üyelerinin öğretmen yetiştirdiğine mi yanayım…

Zenginliğin ve mutluluğun sayı olarak, nicelik olarak bir üst sınırı yoktur.
Zenginlik de mutluluk da ELİMİZDEKİNİ FARK ETMEK, ELİMİZDEKİYLE YETİNMEKTİR.

Mutluluklar diliyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BEYİN GÖÇÜĞÜ

Olimpiyatlara katılan her sporcuya, madalya alsın almasın 60 cumhuriyet altını, altın madalya için 2000, gümüş madalya için 1500, bronz madalya için de 1000 cumhuriyet altını veriliyor.

Milli Sporcu olan öğrencilere de KYK, öncelikli olarak burs veriyor. Milli Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelik gereği, bu olanaktan yararlanabilmek için, herhangi bir uluslararası müsabakaya katılmış olmak (madalya almış olmak falan değil) yeterli.

Bütün bunlara rağmen, sportif olimpiyatlar denince aklımıza sadece başarılar gelmiyor. Mesela ilk akla gelen, bu kadar bonkörce olanaklara rağmen, bu işi ithal sporcularla yapma gayreti, (ki bu kapıyı Özal, halterci Naim Süleymanoğlu’nu (bedeli hala bilinmez) ithal ederek açmış, cep herkülü lakaplı sporcu, ülkenin spor iklimine uyum sağlayamayıp, genç yaşında barlarda pavyonlarda heba olarak spor yaşamını erkenden bitirmişti.)
Mesela bir de Etiyopya’dan ithal Hewan Abeye var ki siz onu ithal bandrolü takıldıktan sonraki adıyla, Elvan Abeylegesse olarak bilirsiniz…

Amacım Spor Olimpiyatları hakkında yazmak değil, çünkü konumuzla daha ilgili olan başka bir olimpiyat dalı, bilim olimpiyatları var…

Örneğin, Uluslararası Fizik Olimpiyatları, (IFO) 46 yıldır düzenlenen, her yıl 80 civarında ülkenin katıldığı, lise öğrencileri düzeyinde dünyanın en prestijli bilim olimpiyatlarından birisi. Her yıl her ülkeden sadece 5 öğrencinin katılabildiği bu yarışmaya ülkemizden katılabilmek için yıl boyunca TÜBİTAK tarafından düzenlenen Ulusal Bilim Olimpiyatları’nda 4 aşamayı birden geçebilmek gerekiyor. Yani konunun en iyi 5 kişisi arasına girmek gerekiyor…

Madalya alsın almasın, uluslararası yarışmalara katılan bir sporcuya 60 cumhuriyet altını veren, uluslararası yarışmaya katılan kişi öğrenci ise KYK’dan öncelikli burs veren sayın devletimiz, bilim olimpiyatlarında ülkeyi temsil eden gençlerin farkına bile varmıyor. Çünkü videonun sonunda, şimdiki başbakanın gayet içtenlikle ifade ettiği gibi, bilim falan işleri sayın ahalimizi zerre kadar ilgilendirmiyor… Böyle bir algı olmadığı için hükümetimizi hiç ilgilendirmiyor…
Bu cumhurun, sayın Reisi söz ettiği için, bir ülkenin ismini zikrettiği için anlatıyorum bu iyi bildiğim hikayeyi…

Dünya bilim olimpiyatlarına iki kez katılmış, birinde gümüş, birisinde bronz madalya almış bir Türk genci vardır. KYK buna burs vermemiştir, çünkü mevzuatında sadece spor olimpiyatlarına katılanlara bu güzelliğin yapılacağı yazılıdır. Burası Türkiye’dir… Bu gencin devlet memuru babası, doldurduğu beyannamede “oğlum Kanada Hükümetinin bursuyla okuyor” diye beyan ettiği için devlet de 29 TL. çocuk yardımını derhal kesmiştir.

Ama uluslararası bilim olimpiyatlarındaki madalyalarını referans olarak gören Kanada Hükümeti, bu gence, gel, okul harcını, kalacak yerini, yemeğini, kitabını defterini hatta yılda iki kez ülkene gidiş dönüş biletini ben vereyim, karşılığında hiç bir yükümlülüğün yok, sadece “potansiyelini burada değerlendirelim” demiştir. Doğal olarak o genç de atlamış uçağa gitmiştir Kanada’ya… Mezuniyetinin ardından da, başka bir üniversitesinde lisansüstü eğitim için karşılıksız burs vermiş, öğretmen yardımcılığı gibi bir statüde gelirine katkıda bulunmuştur…

İşte “Suriyeli’leri biz almayalım da İngiltere’ye Kanada’ya şuraya buraya mı gitsin” dediğinde, mutluluktan içi içine sığmayan sayın ahalim…
Ne olduğunu, neden olduğunu bilmediğin ama çok duyduğun bir laf var.

Bu ülkede “beyin göçü” oluyor diyorsun ya, işte onun “ne olduğunu“, daha da önemlisi “neden olduğunu” bu hikâyelerle sana anlatmam mümkün değil…

Anlamak istiyorsan, elini başının üstüne koy şöyle bir bastır… İşte buna biz “beyin göçüğü” diyoruz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİR BABANIN OĞLUNA MEKTUBU-II

Sevgili Oğlum,

Bugün üniversitedeki son sınavını da tamamlayarak, bundan dört sene önce başladığın zorlu bir süreci de bitirmiş oldun.

Bu süreç, bizim gibi doğduğu ve doyduğu yere bağlı, dünya vatandaşı olabilme kültürünü hiç yaşayamadığı için sadece söylem olarak bilen kişiler için, gerçekten zor ama sen bu zorlu sürecin en zor kısmını, (mesela benim korkulu rüyam “taharet musluğu olmayan klozet” meselesini bile aşarak), hallettin bugün…

Edinmediğin bir dille, içinden çıktığın farklı bir kültürle, dünyanın dört bir yerinden gelmiş arkadaşlarınla, bambaşka bir eğitim sistemi içinde, sonraki aşama için de iki ayrı ülkeden kabul alacak şekilde ipi göğüsledin bugün.

Bence büyük bir iş başardın.
Artık sen, çift alan mezunu, diplomaları dünyanın her yerinde kabul gören bir Fizikçi ve Matematikçisin…
Seninle gurur duyduk bir kez daha… Bunu baba olduğunda daha iyi anlayacaksın…

Dört yıl önce, eğitim ile öğrencilik ile ilgili olarak sana doğru bildiklerimi yazmıştım.
Artık sen de büyüdün. Nasihate, yol göstermeye ihtiyacın yok. Hatta farklı kültürleri, farklı coğrafyaları gördüğün, yaşadığın için bilgin ve görgün bizlerinkini geçti. Ama biz yaşlıların, sizin yaşamadan ders almanızı istemek gibi zayıf bir yanımız var. Yine de, bu deneyimleri, dersleri paylaşmayı “musibetler” için anlamlı buluyorum ben… Yoksa öğrenmenin en kalıcı şeklidir yaşayarak öğrenmek…

Yaşam denen yolu, karşındaki bir tepeye doğru uzanan bir patikaya benzetiyorum ben, senin zirveye uzanan kısmının yarısında olduğun…
Gidiş yönüne baktığında, karşıda tepeyi görüyorsun, tepeye ulaşmak için neler yapman gerektiğini biliyorsun ama tepeye varıp da tepeden baktığında ne geldiğin yolu ne de tepenin arkasında olanı “ne şekilde göreceğini” bilemiyorsun.

Şu anda, yol üzerinde, yapılacak o kadar çok iş var ki. “Yeni sürecin ders dönemi, ardından araştırma ya da tez süreci, sonra tekrar bir karar arifesi, doktoraya burada mı devam, yoksa başka bir yerde mi?” gibi… Sonra o süreçler yaşanacak, karınca hikayesinden bu güne olduğu gibi yıllar su gibi akıp gidecek, biz karşıdaki parka getirilen ufaklıklara bakıp annenle hayallerimizi daha da ayrıntılandıracağız, sen tepeye doğru yaklaşacaksın ve bir gün oradan her iki tarafı da göreceksin…
Görmeni dilediğim, çıkış yolunda pişmanlık ve keşkeler içermeyen güzel anılarla dolu bir yolculuk, diğer tarafta da kendi ailenle birlikte, güzel bir çevre içinde, sağlıklı, mutlu, huzurlu, dengeli, kendinle barışık bir yaşam…

Koşturmaca hiç bitmeyecek oğlum. Ama artık önünde hayatının akışını belirleyecek sınavlar yok, senin hayatının akışının parçaları olan sınavlar var. Bu sınavlar daha zordur ancak bu sınavlarda elde edilen başarılar çok daha anlamlıdır çok daha haz verir insana. Düşünsene, bir hipotez ya da bir soru var kafanda, o soruyu yanıtlamaya ya da hipotezinin doğruluğunu sınamaya çalışıyorsun. Bu problem -bizim eğitim sisteminde çocukları öğrenmekten soğutan, gerçek yaşamda hiçbir karşılığı olmayan Ahmet’in parasının yüzde bilmemkaçıyla neler aldığı tarzında- sanal bir problem değil ki sonucu da sanal olsun…

Sen de farkındasın, hayata karşı bir duruşun olmaya başladı. Bu beni müthiş mutlu ediyor. Seninle ilgili yaşadığım en büyük zorluk, ettiğim fedakarlığa değmiş görünüyor. Ben hayatımı yatılı okullarda geçirdim ve bizim zamanımızdaki yatılı okul hayatını düşününce, “bir tane evladımı yatılı okullarda okutmam, dizimin dibinde büyüsün, hasretlik çekmeyeyim” söylemi benim için çok önemliydi. Ama diğer yandan, benim bir kopyam olmaman, “kendin” olman için de, içinden çıktığın ailenin gölgesinde kalmaman gerekiyordu. Çok büyük bir mutlulukla ifade etmeliyim ki, hayata bakışın, kendini sadece fizik ve matematik ile sınırlamaman, yapmak istediğin diğer işleri de “bilimsel”, yani kitabına göre yapmak istiyor olman, beni mutlu edenler, bizlerin gerçekleştiremedikleri arasında yer alıyor…

Sevgili Oğlum, yine bir yol ayrımında, yüreğimden geçenleri paylaştım seninle.
Sen büyüyorsun, gelişiyorsun, okullar, mekanlar, hedefler değişiyor, biz yaşlanıyoruz ama değişmeyen bir şey var. O da, önceki mektubun da son cümlesinden ifadesini bulan gerçek;
Burada, doğduğun topraklarda, her koşulda, sen neyi tercih edersen et, ne yaparsan yap, seni destekleyen, yaşadıkları müddetçe arkanda olan bir ailen var…

Gözlerinden öperim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ

Ali Nejat Ölçen’in dergisinde dikkat çektiği bir konudur. Bir köşe yazarı da köşesine taşımış. Benim paylaşma gerekçem ise bir işi bilimsel şekilde, konuya ilişkin araştırma sonuçları ve bilgi birikimine dayalı olarak ve mümkünse biçimsel eğitimini alarak yapmanın sonuç üzerindeki harika etkisine dikkat çekmek…

Liseden hatırlarsınız. Münazaralar yaparlardı. Münazaradaki amaç, öngörülen bir sonuca varmaktan çok, süreçte neyi savunuyorsanız, o konuda jüriyi ikna etmekti. Bu bakış açısıyla, iyi münazaracı için “yanlışı en etkili biçimde doğruymuş gibi savunan kişi” tanımlaması yanlış olmaz…

Ali Nejat Ölçen diyor ki, seçilmiş gençler Amerika’ya gönderildi. Tabii hepsinin ABD’ye götürülmesine gerek yok, pek çoğu da Amerika’dan feyz alanlar tarafından Türkiye’de eğitilmiş olmalı. Sonra bu arkadaşlar hem siyasette öne çıkarıldılar hem televizyonlarda halkın karşısına çıkıp sanatlarını icra ettiler. Çünkü, “Cumhuriyet ve laiklik karşıtı kadroların yaratılması ancak böyle sağlanabilir ve o kadroların zaman içinde siyasal iktidarı ele geçirmesi olanağı TOPLUMUN İÇİNDE KENDİLİĞİNDEN BÖYLE DOĞABİLİRDİ. Topluma yanlışı doğruymuş gibi kabul ettiren demagoglar iktidara böyle gelebilirdi.”

Daha önce de bir arkadaşımın yazdıklarına yorum yaparken demiştim ki;
“Bebek Katili’nin İmralı’ya dönüştürülmesi, Esat’ın, Esed’e dönüştürülmesi, IŞİD’in DEAŞ ya da DAİŞ’e dönüştürülmesi örneklerinde olduğu gibi, bir kavramın eskiyle bağının koparılıp, ahalinin zihninde yeni algılar oluşturulup tutarsızlıkları sorgulaması engellenebiliyor. Bu eğitim düzeyinde gayet güzel işliyor…
Çocuklarımıza “değer” eğitimi vermediğimiz için, gelişim sürecinin en alt basamaklarında sergilenen, birincil pekiştireç dediğimiz, yeme, içme, barınma gibi ödüllerle davranışları kolaylıkla kontrol edilip yönlendirilebiliyor. Bunun son aşaması da, iradeyi çok ucuza alabilme, irade pazarı oluşturmaya varabiliyor…
Vasat zekâdaki bir insanın zekâsıyla alay eden düzeydeki televizyon programlarıyla, satın alınmış “aydın” görünümündeki yazar tiplerle, bir şekilde ahalinin hayranlığını kazanmış popüler kişilerin kullanılmasıyla, ahalinin dikkati çekildikten sonra, istenen algının oluşturulacağı mesajlar zihinlere enjekte ediliyor…
Bunları artırabiliriz… Ama farkındaysanız, bizim kuşağın bu güne dek hiç görmediği kadar sistematik ve bilimsel bir çalışma bu. Hatta yüzde yüz bizim ürünümüz olamayacak kadar sistematik ve bilimsel. Çünkü bu memleket 1960’da ve 1980’de de devlet kurumlarının sistemli bir şekilde çalışmasının engellendiği, ahalinin farklı görüşlerde farklı saflara düştüğü kriz dönemleri yaşadı ama hem ahalide, hem de devlet kurumlarında bu denli derin tahribata neden olan hadiseler yaşanmamıştı hiç.

Ali Nejat Ölçen’in saptamalarının ışığı altında aşağıdaki ifade çiftlerine bakın ve ne anladığınızı düşünün. Psikoloji biliminin, algı yönetiminin ne kadar önemli olduğunu göreceksiniz.

Otoriter yönetime gidiş = Demokrasiye gidiş…
Laikliğin ortadan kaldırılması = Özgürleşme…
Cumhuriyeti korumak = Statükocu olmak…
Şeriata doğru gidiş = İkinci Cumhuriyet…
Ülkenin bölünmeye doğru gitmesi = Çözüm süreci…
Ordunun tasfiyesi = Askeri vesayetin kaldırılması

Son bir not.
Rahmetli Menderes’in iki sözü vardı çok önemsediğim. “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm.” ve “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz (1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda konuşma yaparken)”

Yani bizimkisi öyle bir demokratik rejim, öyle bir demokrasi tarihi ki, “birilerinin tercihi” “senin yaşam biçimini” şekillendirebiliyor.

Tecelli eden irade, akla, mantığa yani “bilinçli tercihe” dayalı irade olmayınca, hadi biraz daha açalım ve konumuzla ilişkilendirelim, var olanın farklı biçimde algılatılmasına dayalı bir irade olunca, üstüne üstlük, vasat zekâdaki parmak kadar çocuğun bile fark edebileceği bu denli tutarsızlıklar, bu denli çelişkiler ortadayken bu tutarsızlıklar ve çelişkiler, hiçbir şeyi sorgulamayan sayın ahalimizi rahatsız etmiyorsa, bunu ancak psikoloji bilimi açıklayabilir. (Bu arada Sosyoloji ilmi için de yeni bir kavram öneriyorum. “TOPLUMSAL ANESTEZİ.” İlgili arkadaşlar çalışsınlar, bizi tenevvür etsinler biz de münevver olalım…)

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MEMLEKETİMİN HALLERİ

Bugüne dek giden ve geri gelmeyecek ve analarının neler hissettiğini asla onlar kadar hissedemeyeceğiniz, ömürlerinin baharında, nizami bir savaşın içinde olmaksızın, kalleşçe, sinsice arkalarından vurularak toprağa düşen bütün canların vebali üzerimizde…

Ülkeyi yıllardır aynı iktidar yönetiyor, bugün ne varsa dünün sonucudur. Kıvıracak zerre yeriniz yok…

Ey ahalim,
Yıllardır gözünün içine bakıla bakıla yalan söyleniyor,
Ülkenin çok önemli kurumları, Cumhuriyetin kazanımları tek tek elinden kayıp gidiyor,
Devletin bekası için varlıkları elzem kurumların başındaki özellikle seçilmiş üst düzey yöneticiler, sırıta sırıta devletine ihanet ediyor,
İktidarı da, ana muhalefeti de, yavru muhalefeti de ülkenin bir uçuruma gidişini Karagöz seyreder gibi seyredip, çözüm siyaseti yapacakları yerde sığ kısır çekişmelerle kendilerini tatmin ediyor, bir halt edemediklerini kabul edip bir şeyler yapabileceklerin önünü açmak yerine, sadece varlıklarıyla krizleri derinleştiriyor, çünkü koltuk sevdası, ikbal beklentisi, rantın damaklarındaki tadı, bulaştıkları yolsuzluk, pislik, girdikleri karanlık ilişkiler yumağı ellerini, kollarını, basiretlerini bağlamış…

Bu günlere dünden bugüne bir gecede gelmedik…

Görüşen şerefsizdir diyenler evet biz görüştük dediler alkışladınız…
Biz kimsesizlerin kimiyiz, bedelli askerlik mi olurmuş deyip, meseleyi bir sıfır araba parasının dörtte birine kadar ucuzlattılar, alkışladınız…
Yanlış sınavlar yaptılar, haklarınızı yediler, resmen sizi salak yerine koydular, alkışladınız…
Gözünüz sıkıştığında ihtiyaç duyacağınız, bu coğrafyanın sayılı deneyimli ve güçlü ordusunun gelecekteki komuta kademesini, acemice kurgulanmış sahte delillerle kendi adamlarıyla değiştirildiler, ruhunuz duymadı…
Vicdanları satılmış savcılar, “cami bombalayacaklarmış” diye iddianame düzenlediler, sen “vay anasını” derken, aynı savcılar Ermenistan’a kaçınca, “zerre geçmişi hatırlamadın”, üstelik “onlar kaçmadı, hicret etti dediler” bunu bile yediniz…
Allah’ın lütfudur, iyi ki çıkarları çatıştı, foyaları ortaya çıktığında, dün kol kola olduklarını zehir zemberek suçlayıp mağduru oynadılar, saf saf inanıp alkışladınız…
Oy verdiğiniz rektör adayının yerine, oy vermediğini rektör yaptıklarında, “benim iradem ne oldu?” diye sormak yerine, biat etmek için kapısında kuyruklar oluşturdunuz ve bir bilim insanı olarak ciddi sorunları tartışmak yerine “vakit namazlarını kılacak yer” talep ettiniz…
Adalar gitti, Kıbrıs gitti, Yunanistan askeri harcamalarından zerre kısmadı, ama Yunan IMF’ye diz çöktü, biz IMF’ye borç veriyoruz diye avundunuz… (Valizlerle taşıdığınız kara para suyunu çekince, değirmenin suyu tükenince bunu anlayacaksınız da…)

Bunlar Yunanistan’da, Almanya’da Portekiz’de olsa ahali izin vermez, bırak izini HESAP SORAR… “Beni bu denli salak yerine koymayın, ben bunu hak etmiyorum” diye tepkisini gösterir. Zaten oralarda bu tür şeyler de olmaz, olamaz…

Bu hadiseler bizimki gibi “öğrenme özürlü” memleketlere mahsus…

O nedenle giden canların vebali hepimizin üzerinde… Siz ders almamaya devam edin… Öğrenmenin en ilkel biçimi yaşayarak öğrenmektir…

Ama bir baba olarak, “siz de yaşayarak öğrenirsiniz inşallah” diyemiyorum…

Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DENGE

Bu ülkenin ciddi bir eğitim ve kültür sorunu var…

Yüzyıllardır “kul” ve “tebaa” olduğu için sorumluluk sahibi yurttaş olarak davranmayı beceremiyor…

Kendisine ne yaşatılırsa yaşatılsın, en azından insan olmanın onurunun bir gereği olarak, yaşadığı olumsuzlukların, gözünün önünde cereyan eden tutarsızlıkların, gördüğü haksızlıkların, kendisinin saf yerine konmasının hesabını sormayı, hakkını aramayı, bunlara tepki göstermeyi, bırakın düşünmeyi, garip bir şekilde, bunları sinesine çekmeyi tercih ediyor ve hatta bir kısmını da onaylıyor.
Adeta güce tapıyor.

Galiba bunun sorumlusu bizleriz…

Ailede mutlak itaatin sembolü bir baba ki anne “baban gelince söyleyeceğim” tehditleriyle bunu pekiştirdikçe,

Mahallede bir karakol ve bu karakolun copla gezen bekçileri ve polisleri nizamı copla ve tehditle sağladıkça,

Askerde suratına iki tane çakan, angarya işlerle cezalandıran çavuşun, bölük komutanın oldukça,

Okulda elinde kızılcık sopasıyla gezen, vurdu mu avucunun içinde iz bırakan müdür yardımcın, müdürün varsa,

Davranışlarıyla ve “önüne bak” “başka şeyle ilgilenme”, “sus konuşma” tarzı klişe söylemleriyle, asıl görevinin “sınıf içi disiplini sağlama olduğu” algısı oluşturan örtmenlerin tezgâhından geçtikçe,

başka bir tablo beklemek beyhudedir.

Çünkü, canlı varlığa öngörülen bir davranışı sergiletmenin iki yolu vardır… (Biliyorum, bunları benden duymaktan, okumaktan sıkıldınız.)

1- O davranış her ne ise, onu, kişi için anlamlı, önemli, ilginç ya da kişinin bir ihtiyacı haline getireceksin (ki çok zordur ama mümkündür ve bunu yapabilene ÖĞRETMEN derler.)

2- Kişiyi öylesine zor bir duruma sokacaksın ki, o durumdan kurtulmak için senin istediğini yapmaya razı olacak (ki çok kolaydır, sistem zaten o gücü vermiştir, o sistemin ürünü ana baba “eti senin, kemiği benim, derisi de Türk Hava Kurumunun” diyerek bu güce destek olmaya dünden razıdır, bu arada bunu yapana da TERBİYECİ derler ve en kolay olanıdır.)

Ha, bu saatten sonra bunlardan vazgeçerseniz, bu maya ile yetişmişlerin tepenize çıkma ihtimali kuvvetlidir… Yıllardır bir öğretmen yetiştirme politikası bile olmayan, vıcık vıcık siyasete bulaşmış bir eğitim sistemiyle, bu sistemin beslediği örtmenlerle, o öğretmenlerin ürünü ana babalarla gelinen noktada, artık resmen imrenmeye başladığımız elin gavurunun kültürünü yakalamak zordur…

Kendi kültürümüz, kendi değerlerimiz mi?
Geçmiş olsun. Onun da validesini hareminize dahil ettiniz….

Ne demişti üstat;

Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. Ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe doğar.

Gençlere tercüme etmek gerekirse;
Dini bilgiler, kişiyi kendi davranışları hakkında yargıda bulunmaya iten, kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan gücü, yani “vicdanı” oluşturmak için gereklidir. Çağdaş bilimsel bilgiler ise kişiye “düşünmeyi”, “sorgulamayı” “anlama ve kavrama gücünü” kazandırmak için gereklidir. Gerçek bu ikisinin birlikteliği ile bulunabilir. Eğer bunları ayırırsanız, birincisinden taassup yani bağnazlık, sorgulamadan körü körüne bağlanma, fanatizm, diğerinden ise hile ve güvensizlik doğar.

Şimdi –sanırım nüfus cüzdanındaki ifadeye göre yapıyorlar bu hesabı- yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkede bu denli yolsuzluk, hırsızlık, hile, rüşvet, dolandırıcılık olduğuna göre, mevcut din eğitimi çözüm olamıyor… Diğer yandan, memleketin –bireysel istisnalar dışında- çağdaş bilimlerdeki yerini en iyi bilenlerdenim. Türkiye Bilimler Akademisinin TÜBİTAK’ın ÖSYM’nin getirildiği durumları bilenler biliyorlar, bilmek istemeyenler, çocuklara, “ayet dinletilen bitkinin rock müzik dinletilen bitkiden daha çabuk büyüdüğü” gibi konularda TÜBİTAK projeleri yaptırıyorlar…

Sonuç olarak vardığımız nokta bu…

Toparlayacak olursak, bu ülkenin kul ya da tebaa olmayı tercih etmek, bilmemenin, sorgulamamanın dayanılmaz rahatlığıyla kendisini mutlu kılmak, bu meseleleri kurcalayanlara da tepki göstermek gibi bir sorunu var ki, bu da bize bir şeyi gösteriyor;

Bu makûs talihi değiştirecek bir adımı, daha doğrusu bir FIRSATI, Cumhuriyet Türkiyesi’ni kabul etmemişiz…
Laik olabilmeyi becerememişiz…
Bizim bu halimizi “siyasi güce”, “ekonomik pazara”, “ucuz işgücüne” devşirenlere göz yummuşuz…

Finlandiya “araştırmacı öğretmen” modelini tartışırken, bizimkilerin formasyon kotası tartıştıkları, ahalinin iradesinin bir hükümete yansıtılamadığı ancak ahalinin bunu zerre sorun etmediği ve dahi toplumsal gerginliğin, çatışmanın siyasi ikbale dönüştürülmesini anlamadan seyrettiği bir fotoğraf karesinden, saadetler dilemeye devam ediyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NEREDEN NEREYE

Nereden nereyeeee….

Bu teknik bir konu…
Biliyorum pek çok kişi için bir şey ifade etmeyecek ama zaten buralara yazma nedenimiz belli…
Fuzuli’yi anıyoruz o güzel söylemiyle…
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” diye.

Yetmişli yıllarda, Bursa’da Işıklar, İstanbul’da Kuleli Askeri Liseleri vardı.
Askeri öğrencilerin hafta sonu sivil elbise giymeleri yasaktı. Onlar da gururla üniformalarını giyer vakur tavırlarla gruplar halinde gezerler, küçük sınıflar ağabeylerini ciddiyetle selamlar, ahali de bu manzarayı gururla, hatta imrenerek, o gençleri kendi çocukları yerine koyarak izlerdi… Ne de olsa her Türk asker doğardı. Yarın bir gün gerekirse bir karış toprak için canlarını feda edecek bu çocuklar toplumun gözbebeğiydi, sevilirlerdi, korunurlardı…

Yılını tam hatırlamıyorum ama Namazgah’ta oturduğum yıllarda belli bir tarihe kadar Cumartesi Pazar sabahları üniformalı gençlerin gruplar halinde Setbaşı’na inmelerini hatırlıyorum…

Ankara’da da Harbiyeliler vardı…
Onlar da Kızılay’da, Çankaya’da gruplar halinde gezerlerdi…

Yaz kampları için trenle İzmir’e gidişlerde belli istasyonlardan geçerken ahali sevgi gösterilerinde bulunur, bu gençlere evlerinde yaptıkları börek çöreği ikram eder, esnaf gazoz meyve suyu falan verirdi… İzmir Garında bir tür gösteri yapılır, İzmirliler Harbiyelileri coşkuyla bağırlarına basarlardı…

Sonra birden kayboldular…
Bu konuda bir düzenlemenin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum ama sanıyorum ki, bir zamanlar sivil elbise giymeleri yasak olan askeri öğrencilerin, üniformalarıyla izine çıkmaları yasaklandı.
Sanırım sorun güvenlik sorunuydu…

Ne olmuştu da ahalinin bağrına bastığı, gururla seyrettiği bu gençler, aynı toplumdan gelebilecek tehditlere karşı güvenlik önlemi olarak kimliklerini saklama ihtiyacı hissedecek hale gelmişlerdi?

Durup dururken bunu neden mi yazdım?

Az önce bir telefon görüşmesi yaptım…
Şırnak’ta asker olan evlatlarımızdan ailelerin yüreklerine bir nebze olsun soğuk sular serpen bir havadis aldık…

Artık çocuklarımızın bulunduğu bölgeler askeri güvenlik bölgesi olacak. Çocuklarımız kışla dışına çıkmayacaklar. Yol güvenliği falan gibi işler yapmayacaklar. İhtiyaçları havadan helikopterlerle karşılanacak. İzin terhis gibi zorunlu yer değiştirmeler yine havdan yapılarak çocuklarımızın güvenlikleri sağlanacak…

Ana baba açısından güzel bir haber de, insan yukarıda yazdıklarımı düşününce sormadan edemiyor…

Ülkemi koruyacak askeri, ülkemde, kimden koruyoruz?
Ve biz bu hallere neden geldik???

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİRLİK BERABERLİK

Aşağıdaki sözler Sayın Başbakana ait;

“Eğer toplumların ORTAK KADER BİLİNCİ YOK EDİLMİŞ VE ZAYIFLATILMIŞSA herkes KENDİ KADERİNİ, KOMŞUSUNUN KADERİNDEN FARKLI DÜŞÜNMEYE BAŞLAMIŞSA, orada huzur, düzen kalmaz. 78 milyonun huzuru da ya hep beraber olacak, Allah muhafaza kaosu da hep beraber yaşama riskimiz var”

Yani BİRLİK BERABERLİĞİMİZİ KAYBEDERSEK BUNUN BEDELİNİ HEP BERABER ÖDERİZ diyor…

Altına imzamı koyacağım doğru bir saptama…

Ama gazeteci Arslan Bulut’un şu söylemlerine de bakalım;

________________________________

Siz,

Milletin adında bile mutabık değilseniz,

Ankara’yı şer merkezi olarak görüp Brüksel’in, Washington’un şefaatine sığınırsanız, “Koordinatör ülke”nin organizasyonuyla Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de, Habur’da, Dolmabahçe’de terör örgütüyle mutabakat ararsanız,

Milleti kendi ruhunda birleştiren Atatürk ve onun kurucu felsefesiyle hesaplaşmaya kalkışırsanız,

Bütün bunlar yetmezmiş gibi siyasi ümmetçilik ideolojisiyle yola çıkarak, uluslararası ilişkilerinizi, “Büyük Orta Doğu Projesi” içinde “Müslüman Kardeşler Enternasyonali” diye bir projeye bağlarsanız,

“Mezopotamya Projesi” ve “Yeni Osmanlı” hayalleriyle ve Şam’daki Emevi Camii’nde fetih namazı kılmak hedefleriyle, bütün dünyadan asker toplayıp onları Suriye’ye yollarsanız,

yalnız milletinizin ortak kader bilincini değil İslâm dünyasının umutlarını da yıkarsınız…

________________________________

Demek ki hadiseleri bir bütün olarak ve neden sonuç ilişkileri bağlamında değerlendirmezsek, 13 senedir dinlediğimiz hikâyeleri dinlemeye devam ederken, sadece vatan evlatlarını değil, BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DE YİTİRMEYE DEVAM EDERİZ…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın