ELDE VAR HÜZÜN

Sosyal Medyada Yunus Kelebek adlı bir kullanıcı paylaşmış bu fotoğrafı.

Çok etkilendim…

İki kuşak aynı anda, yan yana…

Birisi geçmişinin yok oluşunu,
Diğeri de geleceğinin ellerinden kayıp gitmesini  

hüzünle izliyor.

Ve siyaset kurumunun, sadece kendi şahsi çıkarları uğruna ikiye böldüğü bu millet de, bu hüznü hissetmek ve anlamak yerine, abuk-subuk tartışmalarla bu ayrılığı daha da derinleştiriyor.

Bahtına şivân (feryat, ağıt, çığlık) düşe ucuz siyaset…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DÖRT YANLIŞ BİR DOĞRUYU NEREYE GÖTÜRÜR?

Bu yazıyı, geçtiğimiz yıllarda, “dört doğruya bir doğru da bizden olsun” kampanyası başlatan bir öğrenci grubunun sosyal medya paylaşımlarına karşı yorum olarak yazmıştım. Amacım sadece yanlış bilinen kavramları düzeltmekti.

Bilirsiniz, öğrenciler zaman zaman öğretmenlerine, “Sınav test mi olacak, klasik mi olacak?” diye sorarlar. Oysa bu soru “test” sözcüğüne yüklediğimiz yanlış anlam yüzünden anlamlı bir soru değildir.

“Test” sözcüğü “sınav” ya da “imtihan” sözcüğünün İngilizcesidir. O nedenle öğrencilerin sorularındaki “test” sözcüğünün yerinde, “çoktan seçmeli test” ifadesi olmalıdır. “Çoktan seçmeli testler”, “doğru yanlış tipi testler”, “eşleştirmeli testler” veya “boşluk doldurmalı testler” gibi, test türlerinden sadece birisidir.

Çoktan seçmeli testler, “cevabı hazır” testler kategorisine girer. Testi cevaplayan kişinin oluşturacağı, ortaya koyacağı, üreteceği bir cevap yerine, seçeneklerin arasına konmuş orada bekleyen hazır bir cevap vardır ve bu yüzden eleştiriye açıktır.

Diğer yandan da çoktan seçmeli testler; puanlayanın müdahalesine kapalı olduğu için tamamen “nesnel” olması, mekanik yöntemlerle (optik okuyucularla) kısa sürede ve hatasız bir şekilde puanlanabilmesi, her soru kesinlikle yanlış veya kesinlikle doğru sayılabildiği için sonuçlar üzerinde istatistiki işlemler yapılabilmesi gibi üstünlükleri yüzünden çok tercih edilir. Hatta o kadar çok tercih edilir ki, öğretmenler işi gücü bırakıp seçenekler arasında doğru cevap bulma becerisi kazandırmaya yoğunlaşırlar.

Ama çoktan seçmeli testlerin, ölçmenin doğruluğu açısından, önemli iki yetersizliği vardır.

Bunlardan ilki, şans başarısına açık olması, yani bir soruya verilen doğru cevabın gerçekte öğrenilmiş bir davranış mı, yoksa tesadüfi olarak (yani şans eseri) sergilenmiş bir davranış mı olduğunun bilinememesidir.

Diğer yetersizlik de, kısmi öğrenmeleri ölçememesi yani, bir soruyu cevaplarken beş seçenek arasında kalarak yanlış cevap veren bir öğrenci ile cevabı iki seçeneğe kadar indirip yanlış cevap veren bir öğrenciyi diğerinden ayıramamasıdır.

Şans başarısı sorununa çözüm olarak önerilen yol, aslında sorunu çözmez. Yani öğrencinin doğru cevap olan seçeneği işaretleme nedeninin bilgisi mi yoksa şansı mı olduğu, öğrenci tekrar ve daha ayrıntılı biçimde sınanmadan öğrenilemez. Ama öğrenciyi bilmediği soru karşısında “şansını denemekten” vazgeçirmeyi deneyebilirsiniz.

Bu vazgeçirme için de öğrenci tehdit edilerek ona şu mesaj verilir:

“Bilmediğin soruyu rastgele bir seçeneği işaretleyerek, (bilindik ifadesiyle ‘kafadan atarak’) cevaplamaya kalkarsan ve o da tutmazsa, (cevabı bilerek işaretliyormuş gibi yaptığın ama bana yakalandığın için) seni puanını kırarak cezalandırırım.

Ancak bu cezalandırma, yani puan kırma da, olabildiğince adil bir biçimde yapılmaya çalışılır.

Şöyle ki; beş seçenekli bir soruda, hiçbir şey bilmeyen bir öğrencinin sorunun doğru cevabı olan seçeneği işaretleme ihtimali (100/5=%20) yüzde yirmidir. Yani beş seçenekli bir test sorusunda, rastgele bir seçeneğin işaretlenmesi halinde, o seçenek %20 ihtimalle doğru cevap olabilir. Bu durumda, bir öğrenci, bilemediği bir soruyu “attığında” ve o da tutmadığında, bu öğrencinin, sorunun tam puanının %20’si kadar bir puanı kırılarak cezalandırılması olağandır.

Bu mantıkla bakıldığında beş soru kafadan atıldığında bunlar yüzünden kaybedilmesi olağan sayılan puan toplamı, bir tam sorunun puanına eşit olur ancak bu beş seçenekten birisi de zaten doğru cevaptır. O nedenle çoktan seçmeli testlerde seçenek sayısı kadar değil de (doğru cevap hariç tutulmak üzere) seçenek sayısının bir eksiği kadar yanlış işaretleme, bir sorunun tam puan değeri kadar puanın kırılmasıyla cezalandırılır.

O yüzden “Dört yanlış bir doğruyu götürüyor mu?” klasik sorusu her zaman değil, sadece beş seçenekli çoktan seçmeli testler için sorulduğunda doğru bir sorudur.

Eğitim terminolojisinde “düzeltme faktörü” olarak adlandırılan bu uygulamanın doğru ifadesi, dört yanlışın bir doğruyu götürmesi değil, “seçenek sayısının bir eksiği kadar yanlışın, bir doğru cevabı geçersiz kılmasıdır”.

Düzeltme faktörü uygulandığında, genellikle dört seçenekli soruların sorulduğu ilköğretimde üç yanlış bir doğruyu götürürken, beş seçenekli soruların sorulduğu ortaöğretim ve yükseköğretimde dört yanlış bir doğruyu götürür.

Çoktan seçmeli testlerin, kısmi öğrenmeleri ölçememesi (beş seçenek arasında kalan ile iki seçenek arasında kalarak kaybedeni ayıramaması) sorununun da birkaç çözüm yolu vardır.

En zor olanı, her bir sorunun seçeneklerinin, sorunun cevabının doğruluk derecesini yansıtacak şekilde ağırlıklandırılarak düzenlenmesidir. Örneğin, beş seçenekli bir sorunun (a) seçeneği %100 doğru, (b) seçeneği %75 doğru, (c) seçeneği %50 doğru, (d) seçeneği %25 doğru ve (e) seçeneği de tamamen yanlış olacak şekilde düzenlenebilirse, öğrenci; o sorudan, sorunun tam puanının işaretlediği seçeneğinin ağırlığı kadarını alır. Örneğin, bu örnekte %50 ağırlıklı (c) seçeneğini işaretleyen bir öğrenci o sorudan alınacak tam puanın yarısını, %25 ağırlıklı (d) seçeneğini işaretleyen bir öğrenci, dörtte birini, %100 doğru olan (a) seçeneğini işaretleyen bir öğrenci de sorunun puanının tamamını alır. Ancak böylesi testler hazırlamak çok zordur ve muhtemelen böyle bir test ile yapılan ölçme, hazırlanmasındaki zorluklar yüzünden, kısmi öğrenmeleri ölçememekten kaynaklanan ölçme hatalarından daha fazla ölçme hatası içerebilecektir.

Biraz daha kolay olan diğer yol da, cevaplayanın, doğru olduğunu düşündüğü seçeneği işaretlemesine ek olarak, bir de emin olma derecesi eklemesidir. Bu amaçla, her soru için iki işaretleme alanı düzenlenir, ilk alana, (a), (b), (c)… gibi seçenek işaretlenirken, hemen yanındaki alana da %100, %75, %50, %25 gibi bir emin olma derecesi işaretlenir. Eğer işaretlenen seçenek doğru cevapsa, o sorudan soru tam puanının emin olma derecesi kadarı alınır. Yani, verilen cevabın yanına emin olma derecesi %50 olarak işaretlenmişse ve o cevap da doğruysa, o sorudan alınacak puan, sorunun tam puanın yarısı kadardır. Bu uygulamada düzeltme faktörü kullanılacaksa, göze alınan riskle orantılı olarak uygulanır. İşaretlenen seçenek doğru cevap değilse, bu kez sorunun tam puanının emin olma derecesi kadarı toplam test puanından düşülür.

Bu konuda çözüm olabilecek son yol ise, testi cevaplayana birden fazla seçenek işaretleme olanağı sunulmasıdır. Ancak bir koşulla. O koşul da, eğer işaretlenen seçeneklerin arasında doğru cevap varsa, o sorudan alınacak puanının işaretlenen seçenek sayısına bölünerek verilmesidir. Eğer cevaplayan eminse tek seçenek işaretleyerek o sorudan tam puan alırken, çok emin değilse, iki seçenek işaretleyecek ve doğru cevabı bulursa sorunun puanın yarısını, üç seçenek işaretlerse üçte birini alacaktır.

Bu son uygulama akıllara şöyle bir soru getirebilir. Eğer cevaplayan, beş seçenekli soruların olduğu bir testte, soruların hepsinde bütün seçenekleri işaretlerse, hiçbir şey bilmese bile, o testten alınacak tam puanın beşte birini almaz mı?

Evet alabilir. Ancak bu ölçme açısından bir sorun teşkil etmez. Çünkü davranış ölçümündeki sıfır, mutlak sıfır değildir ve sınavda davranışın ölçülmeye başlandığı noktayı gösterir.

Bir testte ölçmeye sıfır yerine 20 puan noktasından başlanmış olması, tüm öğrenciler için ölçmenin başlangıç noktasını aynı kıldığından, yine de öğrenciler birbirlerine göre sorunsuz bir şekilde sıralanmış olacaklardır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

EĞİTİM ÜZERİNE DÜŞÜNMEK

Bir konu insanların hayatında ne kadar çok yer alırsa, insanlar da konu hakkında o kadar bilgi sahibi olduklarını düşünürler. Neredeyse herkes hayatının bir bölümünde, okulda, sınıfta bulunur,  öğretmenlerden dersler alır, hatta izleyen yıllarda bu süreçlerin benzerlerini kendi çocuklarında yaşar. Bu nedenle kişilerin; okul, öğretmen ve eğitim konusunda kişisel deneyimlerinden kaynaklanan bireysel fikirler üretmeleri hatta bunları paylaşmaları doğaldır.

Bu yazının amacı, eğitim konusunda kavramsal bir çerçeve oluşturarak, isteyen kişilerin, eğitime ilişkin kendi düşüncelerini değerlendirmeleri için bazı referanslar sunmaktır. Kapsamı oldukça geniş olan eğitim konusundaki bu referanslar da çoğu zaman tam olarak doğru anlaşılmayan konular ile sınırlıdır.

NEDEN EĞİTİM?

Merkezinde insan ve davranışları olduğu için, eğitimin insanlıkla başladığını söylemek yanlış olmaz. Ama şekli, yapılış biçimi, insan topluluklarının geçirdiği aşamalarla birlikte zaman içinde değişiklikler göstermiştir. Avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan ilkel ve göçebe topluluklardan, günümüzün gelişmiş, karmaşık modern toplumlarına gelindiğinde; eğitim, bu karmaşık yapının “toplumsal kurumlarından” birisi olmuştur. Burada, toplumsal kurum derken toplum halinde yaşamanın ortaya çıkardığı ihtiyaçları daha sistematik ve daha doyurucu bir şekilde karşılamak için oluşturulmuş yapılanmalardan söz edilmektedir. Örneğin, kişilerin nesillerini sürdürme istekleri ve temel biyolojik ihtiyaçlarını karşılama arzuları aile kurumunu ortaya çıkarırken, uyuşmazlıkların adil biçimde çözümüne duyulan ihtiyaç da hukuk kurumunu oluşturmuştur. Sınırlı kaynaklarla, neredeyse sınırsız olan insan ihtiyaçlarının karşılanması sorunu ekonomi kurumunu ortaya çıkarırken, karmaşıklaşan toplumların yönetimi sorunu da politika kurumunu doğurmuştur.

Toplumlar da canlı organizmalar gibi, çoğalarak ve yaşam koşullarını iyileştirerek varlıklarını sürdürme eğilimindedirler. Bu nedenle, topluma yeni katılan bireylerin, toplumun bir üyesi haline getirilmeleri de önemli bir toplumsal gereksinimdir. Bu da, ancak topluma yeni katılan bu bireylere, toplumun sahip olduğu değerleri, normları ve ortak yaşam biçimini kazandırmakla mümkün olur. İşte, toplumların varlıklarını sürdürebilmeleri için, topluma katılan bireyleri toplumun bir üyesi yapma ve onlara kültürel mirası aktarma ihtiyacı da eğitim kurumunu ortaya çıkarmıştır.

EĞİTİM NEDİR?

İngilizceye “education” olarak geçen sözcüğün kökeninden yola çıkılacak olursa, Latince “educare” sözcüğü; yetiştirmek, büyütmek, bakmak, yönlendirmek, rehberlik etmek gibi anlamlara gelir. Alanın okullarında ise eğitim, çok kısa olarak, “istenen yönde davranış değişikliği” olarak tanımlanır ve bu şekilde öğretilir. Ancak uzun yıllar, dünyayı etkisi altında tutan “katı davranışçılık” ekolü yüzünden “davranış” kavramı eksik olarak tanımlanmış, bu da eğitimin amaçlarını oldukça sınırlamıştır. Bu eksik kalan tanıma göre “davranış”, organizmanın, etkiye karşı verdiği gözlenebilir, ölçülebilir tepkileriydi. Davranışın bu şekilde ele alınması da, doğrudan gözlenebilir davranışların niteliğinin önemli belirleyicileri olan “o davranışı sevme”, “o davranıştan korkma”, “o davranışa önem atfetme veya değer verme” gibi doğrudan gözlenemeyen duyguları, tutumları göz ardı ediyordu. Doğal olarak da, amacını bu tanımdaki davranışları kazandırmak olarak belirleyen bir matematik öğretmeni için, “bir denklemin çözüm kümesinin bulunması”, “öğrencilerin matematiği sevmelerini sağlamaktan” ya da “matematik korkusunu ortadan kaldırmaktan” daha önemli ve öncelikli oluyordu. Her ne kadar günümüzde öğretmenlere “duyuşsal amaçlar” adı altında bu konular öğretiliyor olsa da, eğitimin değerlendirilmesinde hâlâ bir yeri olmadığı için pek çok öğrenci matematikten nefret ediyor ya da korkuyor.

Eğitim, “istenen yönde davranış değişikliği” şeklinde değil de, “değiştirilmek ya da kazandırılmak istenen davranışın altındaki değere dokunabilmek” olarak tanımlanırsa, bu yaklaşımla yapılan eğitim süreçlerinde daha kalıcı davranışlar kazanılır. Bu yaklaşım, aynı zamanda yaşam boyu öğrenmenin de anahtarıdır çünkü okul bittikten sonra, herhangi bir zorunluluk olmadan öğrenmeye devam etmenin tek koşulu öğrenmekten keyif almak, mutluluk duymaktır.

DAVRANIŞ DEĞİŞİKLİĞİ NASIL GERÇEKLEŞTİRİLMELİ?

Her ne kadar bu konu, eğitim süreçlerinde “yöntem”, “teknik” ya da “model” başlıkları altında ayrıntılandırılmış olsa da, bir canlı organizmanın herhangi bir davranış sergilemesinin altında genellikle haz ve tatmin duygusu yer alır. Bilindik konudur, belki de öğrenme kuramlarının en eskisi sayılabilecek olan, Ivan Petroviç Pavlov (1849-1936)’un Klasik Koşullanmasında, Pavlov istediği zaman, bir köpeğe belli bir davranışı sergilemeyi öğretmişti. Normal koşullarda, düdük sesine salya salgılayarak tepki vermeyen köpek, Pavlov istediğinde, düdük sesi aracılığı ile “salya salgılama” davranışını sergilemeyi öğrenmişti. Dikkatle bakıldığında, Pavlov; köpeğe haz veren, onun açlık duygusunu tatmin eden bir uyaran, bir parça et aracılığı ile davranışı oluşturmuş, ardından bunu düdük sesi ile ilişkilendirerek, düdük sesine tepki şekline dönüştürmüştü.

Pavlov’un “koşulsuz uyaran” diye adlandırdığı, organizmaya haz veren, onu tatmin eden uyarıcı; öğrenme ortamlarında, canlıyı bu uyarıcıdan mahrum etme şeklinde de yer alabilir. Gerçekten de, okullarda pek çok öğrenci, sevdikleri dersler ve konular dışında kalanları, ailelerinin ya da çevrenin baskısından ve eleştirilerinden kurtulmak, bir an önce okul ortamından uzaklaşabilmek için de öğrenirler. Daha da ötesi, pek çok eğitimci “ödül” ve “ceza” adları altında bunu aşırı şekilde kullanarak, öğrencilerine temelinde “rüşvet” veya “korku” olan davranışlar kazandırır. 

İşin aslı şudur; kimse kimsenin yerine öğrenemeyeceğine göre, öğrenme bireysel bir süreçtir ve bu nedenle de kimse kimseye bir şey öğretemez ancak birey kendisi öğrenir. Bu iddialı gibi görünen söylem de, akıllara şu soruyu getirir. “O zaman, öğretmenlerin kontrolündeki sınıflarda yetişen başarılı öğrenciler, nasıl olup da bu ortamlarda pek çok şey öğrenebiliyorlar?”

Bu konu, sınıftaki yeri tartışılmayacak kadar önemli olan öğretmenin, olması gereken rolü ile ilgilidir. Eğitimi bilen öğretmenler; asıl işlerinin “öğretmek” değil, “öğrenmeyi gerçekleştirmek” olduğunu bilirler. Bunun yolunun da öğrenilecek olan her ne ise, onu öğrenen için ya önemli, ya öğrenenin bir ihtiyacı, ya da öğrenene ilginç gelerek onun merakını cezbedecek bir şey hâline getirmek olduğunu bilirler. Çünkü bir şey sizin için önemliyse, bir ihtiyacınızı gideriyorsa ya da merak duygunuzu tatmin ediyorsa, onu öğrenmek size keyif verecek, bundan da haz duyacaksınız demektir.

Diğer yandan, çabuk sonuç verdiği, zahmetsiz ve daha önemlisi de çok kolay olduğu için; okulu öğrenciler için cehenneme çeviren ve bir an evvel kurtulunması gereken yerler hâline getiren öğretmenler de vardır. Bu tür süreçlerin “eğitim” değil de “terbiye” olarak adlandırılması daha doğru olur. Eğitmek de terbiye etmek kadar kolay olsaydı, sirklerde kamçı kullanılmazdı zaten…

Günümüz eğitiminde söz konusu değil ama geçmişteki uygulamalarının neden olduğu tahribat hakkında düşünebilmek için cezadan da söz etmek yerinde olacaktır. Öğrenme ortamlarında ceza seçeneğine girmek, artık dönüşü olmayan bir yola girmek gibidir. Ceza ile konu çözülemezse (ki çözümmüş gibi görünen durumlar aslında çözüm değil, davranışın -daha sonra daha da şiddetli biçimde ortaya çıkacak şekilde- bastırılmasıdır) geriye, cezalandıran için iki, cezalandırılan için de tek seçenek kalır:

Cezalandıran, ya cezanın şiddetini artırılacaktır ya da sıklığını. Cezalandırılan için kalan seçenek çok daha nettir: Öğrenilmiş çaresizlik… Öğrenilmiş çaresizlik, ne olduğu ve sonuçları, burada bir iki cümle ile geçiştirilemeyecek kadar önemli ve ciddi bir konudur.

Oysa bugün eğiticiler, cezanın ne yapılması gerektiğini değil, sadece ne yapılmaması gerektiğini gösterdiği için öğretici bir yanının olmadığını biliyorlar ve bundan uzak duruyorlar.  Bu arada, olayları yaşamın gerçeklerinden kopmadan değerlendirmek de gerekir. Eğer istenmeyen davranışa, hemen, hatta anında müdahale edilmediğinde; sonuçları itibarıyla çok ciddi, hatta hayati öneme haiz olumsuzluklara yol açacaksa, bu davranışa ceza ile müdahale etmek normal karşılanabilir. Yani, birilerinin yetişemediği bir uzaklıkta, annesinin metal örgü şişini elektrik prizine sokmak üzere olan bir ufaklığın, o anda anne terliği ile yere indirilmesine, ceza karşıtı olduğunu iddia eden her eğitimci onay verir. 

EĞİTİMİN GERÇEK YAŞAM İLE BAĞI NASIL SAĞLANMALI?

Okul başarısının hayat başarısının ne kadar belirleyicisi olduğu pek çok toplumda tartışma konusudur. Hatta okul başarısı iyi olmadığı hâlde hayatta çok başarılı olmuş kişilerin varlığı bu tartışmayı daha da derinleştirir. Daha da ötesi, Avusturyalı yazar Ivan Illich, 1970’te yayımlanan “Okulsuz Toplum” adlı kitabıyla modern dünyada eğitimin rolünü ve uygulamasını eleştirir.

Eğitimle gerçek yaşam arası bağın tartışma konusu olması, hem “eğitimin felsefesiyle”, hem “toplumun kültürüyle”, hem de eğiticilerin “öncelikler hakkında düştükleri bir yanılgı” ile ilgilidir.

Toplumsal bir kurum olarak eğitim, öncelikle “toplumun varlığının sürdürülmesine katkı getirecek” tipte bireyler yetiştirmek ister. Bunun için de ideal bir birey tipi öngörür ve topluma katılan bireyleri bu tipte yetiştirmek ister. Bu aşamaya kadar, bu felsefi yaklaşımda bir sorun yok gibidir ama bu süreç, bazen de toplumdaki bireyleri tek tip bireyler olarak yetiştirme aşırılığına kaçar.

Eğitim politikaları, öğrenilecek ortak temel konuların miktarında ve süresinde sağlıklı düzenleme yapmada yetersiz kalırsa, okullar ve eğitim kurumları, gerekli gereksiz herkese her şeyi vermeye çalışan kurumlara dönüşür. Bir balerin, kimya bilmeden de sanatını icra edebilecekken, kimya konusundaki başarısızlığı onun gözde bir bale sanatçısı olmasını, yani hayat başarısını engelleyebilir.

Oysa topluma yeni katılan her bireyin doğuştan getirdiği birtakım yetenekleri ve sahip olduğu potansiyeli vardır. Eğitimin amacı, önce bireyi çok yönlü bir şekilde tanıyarak yeteneklerini ve potansiyelini belirlemek, ardından da bireye, kendisini gerçekleştirebileceği, yeteneğini toplumun yararına işe koşabileceği kanallar sunmak olmalıdır. Bu felsefe aynı zamanda gerçek öğrenmenin, yani öğrenmekten haz duyulan süreçlerin de çoğalmasına vesile olur. Bireyleri işini severek yapan bir toplum, sadece başarılı değil, aynı zamanda mutlu bir toplumdur.

Bazı kültürlerde, toplumsal iş bölümünün gerektirdiği uğraş alanları, yani meslekler, yapılan işin, üretilen hizmetin niteliği ile değil de, mesleğin o toplumda var olan şablon statüsü ile değerlendirilir. Bu tür değerlendirmeler ülkenin hâkim politikasına da yansıdığı için, şablon statüler, mesleklerin maddi doyuruculuklarını da belirler. Bu tür toplumlarda, sonbaharda yollardaki kuru yaprakları özenle temizleyen bir temizlik işçisinin işine verilen değer, duyulan saygı, hiçbir zaman, yanlış kararlar veren bir yargıca duyulan saygının önüne geçemez. Bu nedenle toplum; çocuklarını yetenek ve sahip oldukları potansiyeli düşünmeden, sadece toplumdaki şablon statüsüne göre mesleklere yönlendirir. Belki çocuklar görünürde başarılı olur ama niteliğin önemli bir önkoşulu olan mutluluk ve mutlu bir toplumda yaşama hayali elden gider. 

Eğitimle gerçek hayat arasındaki bağları zayıflatan diğer bir faktör de eğiticilerin içine düştükleri “amaç” “içerik” önceliğine ilişkin yanılgıdır.

Eğitimde, süreç sonunda bireyin kazanacağı davranışın ne olduğu, eğitimin amacı olarak ifade edilir. Örneğin, “farklı yönlerde gelişen ve farklı değerler alabilen değişkenleri kontrol edebilme” matematik dersinin; “ihtiyacı olan kişilere yardım etmek”  sosyal bilgiler dersinin; “Geçmiş olaylardan dersler çıkarmak” da tarih dersinin bir amacıdır. Ancak eğiticilerin bu davranışları kazandırırken yararlanabilecekleri bilgilere ihtiyacı vardır ki buna da eğitimin içeriği denir.

“Farklı yönlerde gelişen ve farklı değerler alabilen değişkenleri kontrol edebilme” amacı için iki musluğu doldururken, üç musluğu boşaltan bir havuzdan söz eden havuz problemi bir içeriktir. “İhtiyacı olan kişilere yardım etmek” gibi bir amaç, “yaşanmış bir afet sonrası bir yardım kuruluşunun yaptıklarına ilişkin bir gazete haberi” şeklindeki bir içerik aracılığı ile kazandırılabilir. “Geçmiş olaylardan dersler çıkarmak” için de Ankara Savaşı, özellikle de savaş sürerken Anadolu beyliklerindeki askerlerin saf değiştirmesi içerik olarak kullanılabilir.

Öğretmenler, amaçlarını doğru şekilde ifade etmezlerse, içeriğin amaca giden yolda sadece ve sadece bir araç olduğunu gözden kaçırırlarsa,  amaç yerine içerikle uğraştıklarının farkına varmadan amaçlarını gerçekleştiremezler. O zaman da, sadece, havuz musluk bağlamında verilen değişkenlerle işlem yapan ama analitik düşünemeyen,  hangi yardım kuruluşunun kaç battaniye sağladığını söyleyen ama sokakta karşılaştığı görme engelli birisine yardım etmeyi düşünemeyen, Ankara savaşının yerini, tarihini kimler arasında olduğunu bilen ama davranışları art arda kolayca suiistimal edilen bireyler yetişir.

Eğitim süreçleri sonunda “amacı” değil de “içeriği ne kadar ezberlendiğini” belirleyen sınavlar, bu yanılgıyı besler ve eğitimi gerçek hayattan koparır. Bir de eğitimde ölçme değerlendirme, gerçek yapılış amacından saparsa, çıkan sonuçlar yanıltıcı olur ve sistemin niteliğini sorgulamak olanaksız hâle gelir.

Eğitim, maliyeti olan bir süreçtir ve ögesi olan insan çok değerlidir. Dünyanın en değerli varlığı insana, telafisi asla mümkün olmayan tek kaynağı, zamanı kaybettirilirse, bu dünyanın en kötü israfı olur. Bu yüzden eğitimde ölçme değerlendirmenin asıl amacı; öğrencileri başarılı başarısız diye kategorize etmek değil, aşağıdaki sorulara gerçekçi yanıtlar bulmaktır.

1-Bu süreçte (bu derste, bu dönemde), gerçekleştirilmesi gereken amaçların ne kadarı gerçekleşti, ne kadarı gerçekleşemedi?

2-Gerçekleştirilemeyen amaçlar neden gerçekleştirilemedi?

3-Bu dönem gerçekleşmeyen amaçların gerçekleşmesi için izleyen dönemlerde neler yapılmalı?

Ölçme değerlendirme sisteminiz bu sorulara yanıtlar verebiliyorsa, sisteminizi kontrol edebilir, niteliğini yükseltebilirsiniz. Yoksa öğreneni “geçti” “kaldı” diye etiketlemek sadece basit bir sonuçtur ve bu sonuç eğitimin niteliğine herhangi bir katkı sağlamaz.

EĞİTİM SİSTEMLERİ NASIL İNSAN YETİŞTİRMELİ?

İnsanoğlu, her ne kadar içinde yaşadığı dünyayı değiştirebilecek, doğaya kafa tutacak bir hâlde de olsa, doğadaki aciz varlıkların başında gelir. Gelişmiş beyni ve onu muhafaza eden kafatası nedeniyle dünyaya adım atarken hem kendisini hem de annesini zorlar ve uzun bir süre de bakıma muhtaçtır, Oysa çıktığı yumurtayı kıran civciv, kuruduktan hemen sonra annesini izlemeye başlar.  

Ama o gelişmiş beyni, biyolojik yönden aciz olan bu varlığı, dünyada yaşayan diğer varlıklardan çok ama çok farklı bir yere koyar. Onunla soyut düşünür, olmamışı zihninde tasavvur eder. İşte bu soyut düşünme yeteneği onu Afrika’da ceylan peşinde koşan bir aslandan farklı bir yere koyar. Bir ceylan sürüsüne dalan aç aslan, karnı doyduktan sonra artık ceylan öldürmez ama insan, elde ettiğinin tükeneceği durumu düşünebildiği için daha fazlasına sahip olmak ister. Onun da bitebileceğini öngörebildiğinden daha sonrası için daha da fazlasını arzular. İnsan için bu döngünün sonu neredeyse yoktur.

Eğitimin asıl işlevi, bu yapıdaki insanı, değişen dünyada yaşamla başa çıkabilmek için gereksinim duyduğu yaşam becerileriyle donatmanın yanı sıra, istenmeyen özelliklerinden, yani posalarından arındırıp RAFİNE EDİLMİŞ; aklını iyilik için kullanan, ahlaklı, vicdan sahibi, empati yapabilen, hemcinsleriyle iş birliği içinde, çevreye ve doğaya saygılı “kristalize edilmiş” bir hâle getirmek de olmalıdır.

Çağdaşlığın, ilerlemenin, gelişmişliğin yolu demokrasiyi benimsemiş toplum olmaktan geçer.  Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ünlü eğitimci ve filozof John Dewey tarafından 1916’da, ünlü dilbilimci ve politika yazarı Noam Chomsky tarafından 2007’de yazılan iki kitabın adlarının tıpa tıp aynı şekilde DEMOKRASİ VE EĞİTİM olması bir tesadüf değildir.

Çağdaş demokratik toplumları; bağımsız düşünebilen, bilimsel çözüm yolları arayan, hoşgörülü, açık fikirli, eleştirebilen ama eleştirilmeye de açık, karşı fikirlere ve karşısındaki insana saygı duyan, alçakgönüllü bireyler oluşturabilir ve bu tür özellikler de bireylere çoklukla eğitimle kazandırılır

Bu yazı akademik olmayan bir dergi için talep edilmiştir.
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ADALET VE HUKUK ÜZERİNE

İki evladı olan bir baba, evlatları için bir tost alır ve masaya koyar. Büyüğüne dönerek, “tostu ikiye böl” der.Ardından küçüğüne dönerek, “istediğini al” der… İşte adalet ve hukuk kavramları buradadır. Bölüştüren hile yaparsa, daha az pay alacaktır. Baba, burada kanundur.Büyük … Okumaya devam et

More Galleries | Yorum bırakın

AÇIK TEŞEKKÜR

Önceki yıllara göre yağmurlu geçen bir Nisan sonrası, parkların yeşil alanlar olması gerektiği ön yargımın, bir haftada yıkılabileceğini gösteren

1-Kimyasal maddeler kullanarak bu işi bir çırpıda becerebilen Mudanya Belediyesi Parklar ve Bahçeler Müdürlüğüne,

2-Zeytinlik bir alan imara açıldığı zaman, zeytinlik vasfını yitirir” şeklinde hiç aklımıza gelmeyen bir mantığa büründürme şekli ile zeytinliklerin imara açılmasını, yani yeşilin ortadan kaldırılmasını savunan Sayın Belediye Başkanına,

3-Mücadelelerini saygıyla izleyip kendilerini tenzih ettiğim bir avuç insanın dışında kalan ve olup biteni karagöz temaşa eder gibi tepkisize seyrederek örtülü biçimde destek veren sayın Mudanya ahalisine

şükranlarımı sunarım…

Genel içinde yayınlandı | AÇIK TEŞEKKÜR için yorumlar kapalı

UYANIŞLAR

Anladım ki, oy bölünmesin, iradem ziyan olmasın diye halkın yanındaymış gibi yapan partilere oy vermek, değirmenlerine su taşımak, tecelli etmeyecek diye kendi irademi ortaya koymamış olmaktan çok daha kötüymüş…

Genel içinde yayınlandı | UYANIŞLAR için yorumlar kapalı

BİR BABANIN OĞLUYLA GURURU

Yetmişli yılların sonunda, yatılı mektepte aynı kafada iki arkadaş, Çengel sırtlarına çıkar, kokmasın diye aldığımız votkayı vişne suyuyla karıştırıp kafamızı tütsülerken, boğazdan geçen şileplere bakarak, geminin ambarında Amerika’ya kaçak yolcu olarak gitme hayalleri kurardık.

İşin ilginç yanı, öyle garsonluk, komilik hayali falan değildi bizimkisi. Lise fizik bilgisiyle, bilim dünyasında yer almak için oralarda üniversite okumayı falan düşünürdük.

Hayalle avunulan yıllar geçip, seksenli yılların başlarında, bu kez daha da umudum tükenmiş olarak, haftanın iki günü öğleden sonra gidilen Dikmen sırtlarında kendi kendime sürdürdüm bu hayali. Çünkü verilen aralarda uzaktan gördüğümüz, JUSMMAT’ın (Joint US Military Mission for Aid to Turkey, “Türkiye’ye Yardım için Ortak ABD Askeri Kurulu”) personelinin çocuklarının spor yaptıkları, eğitim gördükleri tel örgülerle çevrili alan, yemyeşil çimler üzerindeki kırmızı tuğlalı binalarıyla, tipik Amerikan üniversite kampuslarına benziyordu.

Zaman zaman aklıma geldikçe içimde sızısını hissettiğim bu gönül yarası, son kez oğlumun mezuniyet törenine gittiğimde, Kanada’da Toronto Üniversitesinin kampusunu gezerken kanadı.

Artık ömrünün çoğunu tüketmiş, azı kalmış bir insan olarak, bu yara mecburen kabuk bağladı. O yeşil çimlerin, kırmızı tuğlalı binaların yer aldığı mekânlar, memleketimin hallerine dellendiğimde, kaçıp gitmek istediğim limanlar olmalarının dışında anlamını yitirdi. Yıllar, insanın gençliğini, gücünü götürdüğü gibi umutlarını ve hayallerini de götürüyor çünkü.

Coğrafya bir kaderdir lafına sığınan bir insan olarak, kaderimi değiştirmek yerine, çizilen kaderi yaşarken, kendimce bazı adımlar da atmadım değil. Otuz yaşında iş değiştirdim, kendimden on yaş küçük gençlerin arasında tekrar sınıflarda sıralara oturdum, hayata yeniden tutunmaya çalıştım ve tam da bu sıralarda bir çocuk sahibi olmanın sorumluluğunu üstlendim.

Hayatı ve insan davranışlarını öğrenmeye başladığımda da geç kalmıştım. Kuşkusuz bu geç kalmışlık, oğlumun yetişmesinde hatalar yapmama neden oldu. O yaşlarda ders çalışmak, sınavlara hazırlanmak gibi “zamanının dışında” yapmam gerekenler yüzünden onunla ilgilenemediğim gibi, davranışlarını sınırlamak için “yeşil Marslılarla” onu korkutmak gibi bugün çok eleştirip ayıpladığım işler yaptım. Bugün, üzerindeki etkisinin onun da içinde bir yara olma ihtimalini zihnimden atamadığım bir de laf ettim ergenlik döneminde ve ergen psikolojisini bilen bir baba gibi davranmak yerine, ona “senden adam olmaz” dedim…

Anlamının, “bir evlat sahibi olmanın sorumluluklarını yerine getirememe” olduğunu bile bile, tam da bana ihtiyacı olduğu zamanda onu yalnız bırakarak başka bir ilde doktora yapmaya gittim.

Oğlum, bütün bunlara rağmen, daha da açıkçası, bana rağmen

Hayal ettiği, ideali olan liseye gitti,

İki kez uluslar arası bilim olimpiyatlarında madalya aldı,

Bana maddi anlamda hiç yük olmadan, Kanada’da Toronto Üniversitesinden Fizik Matematik alanlarında çift alan lisans diploması aldı, hem de yüksek onur derecesiyle .

Benzer koşullarda, British Columbia Üniversitesinde yüksek lisansını tamamladı

Aynı üniversitede doktoraya başladı

Diğer dört makalesinin yanı sıra, dünyaca saygın bilim dergisi Nature’da birinci yazar olarak bir makalesi yayınlandı

Ve bu sabah bir haber daha aldım.

Bu yaz, Amerika’da Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara’daki KAVLI Teorik Fizik Enstitüsünün beş aylık yaz okuluna seçildi.

Ee, yaz okulu, ne olmuş yani?” denilebilir.

Ama orasının Nobel ödüllü fizikçilerin, bilim tartıştıkları bir yer olduğunu,

Bir bölümden değil,

Bir üniversiteden değil,

Bir ülkeden değil,

Dünyadan beş altı kişinin kabul alabildiği bir yer olduğu düşünülünce, bir baba olarak insan müthiş gurur duyuyor.  

“Gurur duyuyor da, bu gururu hak ediyor mu?” diye kendime sorunca, işte onun cevabını tam olarak bilemiyorum…  

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

BİRİSİNİ SALAK YERİNE KOYMAK, ONU ‘SALAK YERİNE KONDUĞUNA’ İKNA ETMEKTEN ÇOK DAHA KOLAYDIR…

Mark Twain’in bu özlü sözünü okuduktan sonra biraz daha rahatladım.

Bazı TV kanallarını seyreden sayın ahalimizin “Almanya’nın bizi kıskandığına”, “Üretimimizin Çin’in üretimini geçtiğine”,  “2023 sonunda Aya gideceğimize” nasıl inandıklarını kendime açıklamakta güçlük çekerken, Twain’in bu sözünü okuduğumda, birden bire, sınavda bir problemi çözmüş öğrencinin hissettiği o rahatlığın, o hazzın aynısını hissederek mutlu oldum.

Evet, burada da kritik kavram, o HAZ ve MUTLULUK duygularının hissedilmesiydi.

Yani, organizmaya haz ve mutluluk hissettirebilirsen, ona her şeyi yaptırabilirsin

İnsanlarda olduğu gibi köpeklerde de davranışı tetikleyen asıl unsurun HAZ ve MUTLULUK duyguları olduğunu görmesi, Rus fizyolog, psikolog ve hekim Ivan Petroviç Pavlov’a (1849-1936) 1904 yılında Nobel Ödülünü kazandırmıştı.

Ne yapmıştı Pavlov?

Pavlov, bir ite et vererek, o ite istediği bir davranışı sergiletmiş, yani kendisi istediği zaman ite belli bir davranış sergilemesini öğretmişti.

Neydi Pavlov’un ite öğrettiği o belli bir davranış?

İtin salya salgılamasıydı.

İtler normalde siz istediğiniz için salya salgılamaz. Ama bu sayın it, Pavlov istediği zaman salya salgılamayı öğrenmişti.

Peki, nasıl olmuştu bu? Neydi bunun sırrı?

Pavlov’un keşfettiği şuydu: ORGANİZMA, ÖNÜNE SEÇENEKLER KONDUĞUNDA, ÖNCELİKLE HOŞUNA GİDENİ, ONA HAZ VERENİ TERCİH EDER.

Pavlov aç bir itin önüne et koymuştu. Normalde bütün itler önlerine et konduğunda salya salgılarlar. Ama Pavlov bu işi yapmadan önce ite bir zil sesi dinleterek bu sesi itlerin zihinlerinde onlara haz veren bir uyaran ile, “et ile” ilişkilendirmişti.  İt, zil sesini duyunca, aklına ona haz veren et geldiği için,  salya salgılıyordu.

Tıpkı Pavlov’un da itler hakkında bildiği gibi, kitleleri yönlendirmek isteyenlerin de bildikleri bir gerçek var: HOŞUNA GİDEN YALANLAR, KİTLELERE GÖZÜNÜN ÖNÜNDEKİ GERÇEKLERDEN DAHA ÇOK HAZ VERİYOR…

Araya bir hikâye sıkıştıralım mı?

İkinci Dünya Savaşında, Sovyetler, Almanlarla mücadelelerinde güçlü Alman tanklarının ilerlemesini durduramıyorlar ve bu mücadelede fazla kayıp veriyorlardı. Sovyetler de bu sorun için Pavlov’dan yardım istedi. Pavlov’un önerileri doğrultusunda bir köpek ordusu kuruldu. Bu köpeklere uzun süre yiyecek verilmedi. Köpekler barınaklarından salındığında, sağda solda motoruna yakın yerlere et bağlanmış Alman tanklarının benzerlerini buluyordu. Bu şekilde eğitilen ve on gün aç bırakılan köpekler, Alman tanklarının bulunduğu muharebe sahasına salındı ama bu kez her köpeğin üzerinde tankları tahrip edecek bombalar vardı.

Gözünün önündeki gerçeklerden daha çok haz duyduğu için, hoşuna giden yalanları tercih eden toplumların sonunu düşünürken lütfen bu hikayeyi de göz önünde bulundurun.

Hani derler ya, “Kimse binmeyeceği eşşeğin önüne (eşşeğin yemekten haz duyacağı) ot koymaz” diye…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİR BABANIN OĞLUNA MEKTUBU- IV

Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Karadağ’ın, uluslararası “Higher Education” dergisinde yayımlanan “Türkiye’de üniversite rektörlerinin akademik profilleri” konulu çalışmasında,

Türkiye’de her 37 ilahiyat profesöründen birisinin rektör olduğunu,

İçinde Türk üniversitelerinin de yer aldığı, 2018 Dünya Üniversiteleri Sıralaması listesine göre ilk 500 üniversitede doktora yapmış rektör oranı %15’te kaldığını,

Rektörlerden yüzde 23.8’inin Scopus ve yüzde 34.5’inin de Web of Science (WoS) standartlı uluslararası makaleler endeksindeki yayınlarda HİÇ BİR MAKALESİNİN OLMADIĞINI

okuduktan sonra, daha doktorasının ikinci yılında olan oğlumun Nature’da birinci yazar olarak bir makalesinin yayınlanmış olmasından büyük bir keyif almış, adamımla gurur duymuştum.

Ama, sevgili eşimin beni, “oğlumun başarılarına kayıtsız kalmakla” eleştirmesi üzerine oğluma da aşağıdaki mektubu yazmıştım…

Hep ciddi konularda yazacak değiliz ya…

*     *      *

Sevgili Oğlum,

Annenle dün akşamüstü balkonda oturup rakımı yudumlarken, laf döndü dolaştı Majorana parçacıklarına geldi.

Annen bana bunların, “maddenin yeni bir fazında ortaya çıktığını” söyledi.

Ben de annene, önceki çalışmalarımın birisinde, malzemedeki düzensizliklerin oluşturduğu bu fazının varlığını gösterdiğimi ve fazın kimi özelliklerini incelediğimi söylediğimde hayli şaşırdı. Hatta bu şaşkınlıkla, “Sen maddenin fazlarını bile bilmezsin, bildiğin katı, sıvı ve gaz halleri, anlat bakalım neymiş bu yeni faz?” diye de sordu.

Ben de,  “Mesela bir maddenin, daha önceden okulda sana öğretilen katı, sıvı gaz hallerinden farklı şekilde, ne katı gibi ne de sıvı gibi davrandığı bir faz halini düşün” dedim ve ekledim, “Bu faz, bir elektronun iki alt parçacığa ayrılması özelliği ile ortaya çıkıyor.”

Annen, “Nasıl yani? Ne parçacığından söz ediyorsun sen?” derken, ben devam ettim Agacım, “Majorana kuantum-hali olarak da adlandırılan bu alt parçacıklar, yük, enerji ya da spin gibi bilinen maddenin yapıtaşları tarafından taşınan özellikleri taşımıyorlar. Bu parçacıkları, ilk defa  Majorana 1937 yılında teorik olarak öngördü,  ben de bu parçacıkların gözlemlenmesi ile ilgili önemli gelişmelere imza attım” dedim.

Haliyle Annen de bu kadar “niteliksiz” parçacıklar ne taşıyor diye sorunca, ben de cevabı patlattım Agacım;

“Kuantum-bilgi taşıyorlar, üstelik “niteliksiz” olduklarından bu bilgiyi dış dünyadan koruyorlar…”

Nasıl Agacım?

Senin de bildiğin gibi, kuantum bilgisayarlarının en önemli sorunu, kuantum-bilginin çok narin olması ve hemen kaybolması… Bu yüzden, topolojik faz olarak da adlandırılan bu fazların, kuantum bilgisayarlar ve kuantum hafızalar için adeta biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum şahsen…

Bilirsin, ben normalde böyle şeylere takılmam Agacım ama günümüzde standart yarı-iletken üretim teknikleri ile tamamen temiz nano-teller üretmek çok zor ve pahalı olduğundan, keşfettiğim topolojik hal ile siz gençlere yol göstermeye çalışıyorum.

Biraz akıllı olup Kur’anı dikkatle okursanız bunlarının hepsinin yazdığını göreceksiniz de, kalp gözünüz henüz açılmadığı için olmuyor.

Neyse çalışmalarında sana muvaffakiyetler diliyorum. Takıldığın bir yer olursa WhatsApp’tan arayıp sorabilirsin bana.

Ama sen gene de takılmamaya gayret et…

Baban…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİR BABANIN OĞLUNA MEKTUBU-III

Birkaç gün önce tezini vererek yüksek lisans sayfasını da kapattın Oğlum.
Hem de öyle güzel kapattın ki, kesintisiz biçimde doktoraya da başladın.
Ben bu -artık bir klasik haline gelen- mektupların sonuncusunu yazarken, sen Almanya’daki bir bilimsel etkinlikte sunacağın sözlü bildirine hazırlanıyorsun.

Önceki yol ayrımlarında sana söyleyecek birşeyleri olan babanın bu aşamada senin ve eğitiminin üzerine edecek lafı kalmadı artık. Zaten artık ne çalıştığın konulara ne de yaptıklarına aklım eriyor. Tezinin önsözünde destek olanlara ve sevdiklerine yazdığın teşekkürün dışında anladığım bir şey yok inan…

Tam altı yıldır kendi ayaklarının üzerinde, insanın fikrinin ve vicdanının hür olabildiği, aklın ve bilimin rehber alındığı, dünyaya geniş bir perspektiften bakabildiğin ama bir o kadar da zorlayıcı standartları olan öğrenme ortamlarında yaşıyorsun. Bana bu durumda birşeyler söylemek değil, senin yaşadığın ortama imrenmek, senin adına sevinmek düşüyor ancak…

Sana ve yaşadığın ortama imrenmem, aslında ister istemez yaptığım bir kıyaslamanın kaçınılmaz sonucu. Çünkü senin tarafa bakınca nasıl bir aydınlık, bir güzellik görebiliyorsam, bu tarafa bakınca müthiş bir hüzün çöküyor yüreğime…

Sen tez jürinden çıkıp bize “bitti” dediğinde, ben on yıl öncesine gittim…

On üç yaşında ailesinden kopup yatılı mektebe gitmiş ve o çocuk yaşıyla bayram izinlerine kaç gün kaldığının çetelesini tutacak kadar ev, aile özlemi çekmiş baban, seni Bahçeşehir Fen ve Teknoloji Lisesine bıraktığı güne döndü…

İlk gün seninle aynı saatlerde kayıt olmaya gelen Ozi ile tanışmıştınız. Hala, her ikinizin de başlarınız önünüzde, bahçedeki bankın üzerinde masum masum yan yana oturuşunuz gözlerimin önünde…

Sonra istediği lisede okuma hayalini gerçekleştirmiş bir avuç çocuk, ideallerinize doğru bir hayat macerasına yelken açmıştınız.

Şimdi ise o sınıftan Ozi, Çağın, İsko, Baran, Asena ve Sen, bu ülkeden uçup gittiniz…

Devletin ekmeğini yemiş, devlete minnet duygusuyla yetiştirilmiş baban, kendisine ilk bakışta çelişkili gelen bu duruma hep kafa yordu…

Yordu ve daha konuşulacak pek çok konu varken, sadece ve sadece “eğitim öğretim açısından” şunu gördü doktoraya başladığın bugün…

Ardınızda bırakarak uçup gittiğiniz bu, doğduğunuz ve büyüdüğünüz topraklarda, siz gittikten sonra;

Bir üniversite profesörü, “ülkede okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor” dedi alenen televizyonlarda. Sizin yaşadığınız ülkelerde olsa milleti ayağa kaldıracak bu olayın ardından, bırakıp gittiğiniz bu ülkede, adam resmen Yüksek Öğretim Kuruluna atanarak ödüllendirildi.

Bırakıp gittiğiniz ülkenizde, üniversiteler aklın ve bilimin rehberliğinden vazgeçip siyasetin ve ikbalin akışına bıraktılar kendilerini. Yerleşkelere laboratuvar, kültür ve sanat merkezleri yerine devasa camiler yapılıyor ve ahali de bundan büyük mutluluk duyuyor. Çünkü ahalinin doktora, mühendise, sizin gibi bilim insanlarına, evrensel hukuku benimsemiş vicdanlı hukukçulara ihtiyacı yok artık, imamlar her derde deva olabiliyor. Tam anlamıyla yaptığı ürettiği hiç bir şeyi olmayan ülkenizin ahalisi, yazılımı ve işlemcisi ithal cep telefonunun bile yerli ve milli olduğuna inanıyor.

Ülkelerin eğitim sistemlerinin kalitesini ortaya koyan uluslararası bir değerlendirme programı var PISA. 2015’teki sınavda, ülkemiz önceki yıllardaki performansına göre daha da gerilere düşerken, Singapur da bu sınavda birinci sıraya yerleşti. Singapur’un ilk sıraya yerleşmesi, bu ülkede eğitimi önemseyen herkes için çok önemlidir. Çünkü Singapur, biz Cumhuriyeti ilan ettikten tam 42 yıl sonra, 1965 yılında bağımsızlığını ilan eden bir ülkedir.

Hani Hasan Efe ile tişört yaptırmıştınız sizin zamanınızdaki ortaöğretime geçiş için yapılan OKS ile ilgili, işte 2013 yılında, o sınav sistemi, bir çok düzenlemenin ardından, pek alışık olmadığınız bir şekilde, tüm paydaşların (yani, öğretmenlerin, eğitim yöneticilerinin, özel okul yöneticilerinin, okul müdürlerinin, velilerin, önceki yıllarda kullanılan eski sınava katılmış öğrencilerin ve o yıl sekizinci sınıfa geçen öğrencilerin) katılımlarıyla, bir uzlaşı sonucu yeniden düzenlendi.

Ama tam dört yıl sonra, eğitimle hiç ilgisi olmayan birisi çıkıp, aynen, “Mesela ben TEOG olayını istemiyorum ve bunu da artık yanlış buluyorum. TEOG’un kaldırılması lazım. Biz TEOG’la mı geldik? Ne TEOG vardı, ne bir şey vardı” dedi.

Daha vahim olanı, bırakıp gittiğiniz ülkenin eğitiminden birinci derecede sorumlu olan Milli Eğitim Bakanlığı da, ortada herhangi bir aksaklık ya da değerlendirme çalışması ile daha iyisi çalışılmış bir sınav sistemi yokken, yeni bir sınav sistemi seçeneğini bile bekleyemeden, derhal “TEOG Kaldırılmıştır” açıklaması yaptı.

Ülkenin aynı siyasi partisinin bir Milli Eğitim Bakanı, “işlevsel, etkili, estetik” diye çocuklara eğik el yazısı öğretirken, başka bir Milli Eğitim Bakanı, “eğik yazı dayatmasını kaldırdık, bu zordan basite gelme uygulaması adeta suyun yokuşa akıtılması şeklindeydi” diye açıklama yaptı.

Daha da ilginç gelişmeler yaşandı bırakıp gittiğiniz ülkenizde.

Uçağa atlayıp sizi yetiştirmek için size kucak açan üniversitelere doğru uçtuğunuz yılların hemen ardından, ülkenizin eğitim sistemindeki 5+3 şeklindeki 8 yıllık kesintisiz eğitim, 4+4+4 şeklinde 12 yıllık zorunlu eğitime çevrildi. Bu değişiklikle, zorunlu okula başlama yaşı 5,5’a düşürülürken, isteğe bağlı olarak 5 yaş (60 ay) oldu. Gelişim Psikolojisinin verileri ortadayken, yeni Türkiye’nin yeni üniversitelerindeki, ciltlerce kitap yazmış çocuk gelişimi uzmanlarının tek kelime edemeden sessizce seyrettikleri bu düzenlemede, küçücük çocuklar okullarda ciddi sorunlar yaşadı. Kimisi okuma yazmaya geçemedi, kimisi daha o yaşta okuldan, öğrenmekten soğudu. Ama asıl beklenti karşılandı; İmam Hatiplerin orta kısımlarının açılmasına ek olarak, ortaokul ve lisedeki seçmeli dersler arttırıldı. Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler, Kur’an-ı Kerim, Yaşayan Diller ve Lehçeler gibi yeni dersler de programa kondu.

Geçen yıl da eğitim sisteminde değişiklikler yapıldı. Programların giriş bölümüne “değerler eğitimi” başlığı altında bir bölüm eklendi. Evrim teorisi programdan çıkarılırken; “cihat kavramı”, “15 Temmuz darbe girişimi” gibi konular programa eklendi. “Böyle bir değişikliğe neden ihtiyaç duyuldu?” sorusunun cevabını Milli Eğitim Bakanı “Gelecek nesillerin daha donanımlı olabilmesi” şeklinde verdi.

Anlatacak çok şey var daha Oğlum ama uzun uzun anlatmak yerine, buradaki kardeşlerinizin son üniversiteye giriş sınavında sergiledikleri performansı gösterip, bırakıp gittiğiniz ülkenizin geleceğini tahmin etmeyi size bırakayım…

Alan Yeterlilik Testi denilen son sınavda, sınavı geçerli olan 2 milyon 260 bin 273 adayın testlerdeki ortalama doğru cevap sayılarını şöyle açıkladı ÖSYM;

“Türk Dili ve Edebiyatı” alanında, 24 soruda 4,743 ortalama,
“Tarih-1 ” alanında, 10 soruda 1,617 ortalama,
“Tarih-2” alanında, 11 soruda 1,465 ortalama
“Coğrafya-1” alanında, 6 soruda 2,271 ortalama
“Coğrafya-2” alanında, 11 soruda 2,856 ortalama
“Felsefe Grubu” alanında 12 soruda 2,017 ortalama,

çok iddialı oldukları, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” alanında, 6 soruda 2,098 ortalama.

Sizi ilgilendiren temel bilimlerde ise durumumuz daha içler acısı:

Matematik, 40 soruda ortalama 3,923,
Fizik, 14 soruda 0,467 ortalama,
Kimya, 13 soruda 1,109 ortalama,
Biyoloji, 13 soruda 1,669 ortalama.

İşte böyle bir iklimde, bu yol ayrımında, sana ve arkadaşlarına edebilecek tek söz kalıyor bizlere oğlum.

Yolunuz ve bahtınız açık olsun…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın