BİR BABANIN OĞLUNA MEKTUBU-II

Sevgili Oğlum,

Bugün üniversitedeki son sınavını da tamamlayarak, bundan dört sene önce başladığın zorlu bir süreci de bitirmiş oldun.

Bu süreç, bizim gibi doğduğu ve doyduğu yere bağlı, dünya vatandaşı olabilme kültürünü hiç yaşayamadığı için sadece söylem olarak bilen kişiler için, gerçekten zor ama sen bu zorlu sürecin en zor kısmını, (mesela benim korkulu rüyam “taharet musluğu olmayan klozet” meselesini bile aşarak), hallettin bugün…

Edinmediğin bir dille, içinden çıktığın farklı bir kültürle, dünyanın dört bir yerinden gelmiş arkadaşlarınla, bambaşka bir eğitim sistemi içinde, sonraki aşama için de iki ayrı ülkeden kabul alacak şekilde ipi göğüsledin bugün.

Bence büyük bir iş başardın.
Artık sen, çift alan mezunu, diplomaları dünyanın her yerinde kabul gören bir Fizikçi ve Matematikçisin…
Seninle gurur duyduk bir kez daha… Bunu baba olduğunda daha iyi anlayacaksın…

Dört yıl önce, eğitim ile öğrencilik ile ilgili olarak sana doğru bildiklerimi yazmıştım.
Artık sen de büyüdün. Nasihate, yol göstermeye ihtiyacın yok. Hatta farklı kültürleri, farklı coğrafyaları gördüğün, yaşadığın için bilgin ve görgün bizlerinkini geçti. Ama biz yaşlıların, sizin yaşamadan ders almanızı istemek gibi zayıf bir yanımız var. Yine de, bu deneyimleri, dersleri paylaşmayı “musibetler” için anlamlı buluyorum ben… Yoksa öğrenmenin en kalıcı şeklidir yaşayarak öğrenmek…

Yaşam denen yolu, karşındaki bir tepeye doğru uzanan bir patikaya benzetiyorum ben, senin zirveye uzanan kısmının yarısında olduğun…
Gidiş yönüne baktığında, karşıda tepeyi görüyorsun, tepeye ulaşmak için neler yapman gerektiğini biliyorsun ama tepeye varıp da tepeden baktığında ne geldiğin yolu ne de tepenin arkasında olanı “ne şekilde göreceğini” bilemiyorsun.

Şu anda, yol üzerinde, yapılacak o kadar çok iş var ki. “Yeni sürecin ders dönemi, ardından araştırma ya da tez süreci, sonra tekrar bir karar arifesi, doktoraya burada mı devam, yoksa başka bir yerde mi?” gibi… Sonra o süreçler yaşanacak, karınca hikayesinden bu güne olduğu gibi yıllar su gibi akıp gidecek, biz karşıdaki parka getirilen ufaklıklara bakıp annenle hayallerimizi daha da ayrıntılandıracağız, sen tepeye doğru yaklaşacaksın ve bir gün oradan her iki tarafı da göreceksin…
Görmeni dilediğim, çıkış yolunda pişmanlık ve keşkeler içermeyen güzel anılarla dolu bir yolculuk, diğer tarafta da kendi ailenle birlikte, güzel bir çevre içinde, sağlıklı, mutlu, huzurlu, dengeli, kendinle barışık bir yaşam…

Koşturmaca hiç bitmeyecek oğlum. Ama artık önünde hayatının akışını belirleyecek sınavlar yok, senin hayatının akışının parçaları olan sınavlar var. Bu sınavlar daha zordur ancak bu sınavlarda elde edilen başarılar çok daha anlamlıdır çok daha haz verir insana. Düşünsene, bir hipotez ya da bir soru var kafanda, o soruyu yanıtlamaya ya da hipotezinin doğruluğunu sınamaya çalışıyorsun. Bu problem -bizim eğitim sisteminde çocukları öğrenmekten soğutan, gerçek yaşamda hiçbir karşılığı olmayan Ahmet’in parasının yüzde bilmemkaçıyla neler aldığı tarzında- sanal bir problem değil ki sonucu da sanal olsun…

Sen de farkındasın, hayata karşı bir duruşun olmaya başladı. Bu beni müthiş mutlu ediyor. Seninle ilgili yaşadığım en büyük zorluk, ettiğim fedakarlığa değmiş görünüyor. Ben hayatımı yatılı okullarda geçirdim ve bizim zamanımızdaki yatılı okul hayatını düşününce, “bir tane evladımı yatılı okullarda okutmam, dizimin dibinde büyüsün, hasretlik çekmeyeyim” söylemi benim için çok önemliydi. Ama diğer yandan, benim bir kopyam olmaman, “kendin” olman için de, içinden çıktığın ailenin gölgesinde kalmaman gerekiyordu. Çok büyük bir mutlulukla ifade etmeliyim ki, hayata bakışın, kendini sadece fizik ve matematik ile sınırlamaman, yapmak istediğin diğer işleri de “bilimsel”, yani kitabına göre yapmak istiyor olman, beni mutlu edenler, bizlerin gerçekleştiremedikleri arasında yer alıyor…

Sevgili Oğlum, yine bir yol ayrımında, yüreğimden geçenleri paylaştım seninle.
Sen büyüyorsun, gelişiyorsun, okullar, mekanlar, hedefler değişiyor, biz yaşlanıyoruz ama değişmeyen bir şey var. O da, önceki mektubun da son cümlesinden ifadesini bulan gerçek;
Burada, doğduğun topraklarda, her koşulda, sen neyi tercih edersen et, ne yaparsan yap, seni destekleyen, yaşadıkları müddetçe arkanda olan bir ailen var…

Gözlerinden öperim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ

Ali Nejat Ölçen’in dergisinde dikkat çektiği bir konudur. Bir köşe yazarı da köşesine taşımış. Benim paylaşma gerekçem ise bir işi bilimsel şekilde, konuya ilişkin araştırma sonuçları ve bilgi birikimine dayalı olarak ve mümkünse biçimsel eğitimini alarak yapmanın sonuç üzerindeki harika etkisine dikkat çekmek…

Liseden hatırlarsınız. Münazaralar yaparlardı. Münazaradaki amaç, öngörülen bir sonuca varmaktan çok, süreçte neyi savunuyorsanız, o konuda jüriyi ikna etmekti. Bu bakış açısıyla, iyi münazaracı için “yanlışı en etkili biçimde doğruymuş gibi savunan kişi” tanımlaması yanlış olmaz…

Ali Nejat Ölçen diyor ki, seçilmiş gençler Amerika’ya gönderildi. Tabii hepsinin ABD’ye götürülmesine gerek yok, pek çoğu da Amerika’dan feyz alanlar tarafından Türkiye’de eğitilmiş olmalı. Sonra bu arkadaşlar hem siyasette öne çıkarıldılar hem televizyonlarda halkın karşısına çıkıp sanatlarını icra ettiler. Çünkü, “Cumhuriyet ve laiklik karşıtı kadroların yaratılması ancak böyle sağlanabilir ve o kadroların zaman içinde siyasal iktidarı ele geçirmesi olanağı TOPLUMUN İÇİNDE KENDİLİĞİNDEN BÖYLE DOĞABİLİRDİ. Topluma yanlışı doğruymuş gibi kabul ettiren demagoglar iktidara böyle gelebilirdi.”

Daha önce de bir arkadaşımın yazdıklarına yorum yaparken demiştim ki;
“Bebek Katili’nin İmralı’ya dönüştürülmesi, Esat’ın, Esed’e dönüştürülmesi, IŞİD’in DEAŞ ya da DAİŞ’e dönüştürülmesi örneklerinde olduğu gibi, bir kavramın eskiyle bağının koparılıp, ahalinin zihninde yeni algılar oluşturulup tutarsızlıkları sorgulaması engellenebiliyor. Bu eğitim düzeyinde gayet güzel işliyor…
Çocuklarımıza “değer” eğitimi vermediğimiz için, gelişim sürecinin en alt basamaklarında sergilenen, birincil pekiştireç dediğimiz, yeme, içme, barınma gibi ödüllerle davranışları kolaylıkla kontrol edilip yönlendirilebiliyor. Bunun son aşaması da, iradeyi çok ucuza alabilme, irade pazarı oluşturmaya varabiliyor…
Vasat zekâdaki bir insanın zekâsıyla alay eden düzeydeki televizyon programlarıyla, satın alınmış “aydın” görünümündeki yazar tiplerle, bir şekilde ahalinin hayranlığını kazanmış popüler kişilerin kullanılmasıyla, ahalinin dikkati çekildikten sonra, istenen algının oluşturulacağı mesajlar zihinlere enjekte ediliyor…
Bunları artırabiliriz… Ama farkındaysanız, bizim kuşağın bu güne dek hiç görmediği kadar sistematik ve bilimsel bir çalışma bu. Hatta yüzde yüz bizim ürünümüz olamayacak kadar sistematik ve bilimsel. Çünkü bu memleket 1960’da ve 1980’de de devlet kurumlarının sistemli bir şekilde çalışmasının engellendiği, ahalinin farklı görüşlerde farklı saflara düştüğü kriz dönemleri yaşadı ama hem ahalide, hem de devlet kurumlarında bu denli derin tahribata neden olan hadiseler yaşanmamıştı hiç.

Ali Nejat Ölçen’in saptamalarının ışığı altında aşağıdaki ifade çiftlerine bakın ve ne anladığınızı düşünün. Psikoloji biliminin, algı yönetiminin ne kadar önemli olduğunu göreceksiniz.

Otoriter yönetime gidiş = Demokrasiye gidiş…
Laikliğin ortadan kaldırılması = Özgürleşme…
Cumhuriyeti korumak = Statükocu olmak…
Şeriata doğru gidiş = İkinci Cumhuriyet…
Ülkenin bölünmeye doğru gitmesi = Çözüm süreci…
Ordunun tasfiyesi = Askeri vesayetin kaldırılması

Son bir not.
Rahmetli Menderes’in iki sözü vardı çok önemsediğim. “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm.” ve “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz (1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda konuşma yaparken)”

Yani bizimkisi öyle bir demokratik rejim, öyle bir demokrasi tarihi ki, “birilerinin tercihi” “senin yaşam biçimini” şekillendirebiliyor.

Tecelli eden irade, akla, mantığa yani “bilinçli tercihe” dayalı irade olmayınca, hadi biraz daha açalım ve konumuzla ilişkilendirelim, var olanın farklı biçimde algılatılmasına dayalı bir irade olunca, üstüne üstlük, vasat zekâdaki parmak kadar çocuğun bile fark edebileceği bu denli tutarsızlıklar, bu denli çelişkiler ortadayken bu tutarsızlıklar ve çelişkiler, hiçbir şeyi sorgulamayan sayın ahalimizi rahatsız etmiyorsa, bunu ancak psikoloji bilimi açıklayabilir. (Bu arada Sosyoloji ilmi için de yeni bir kavram öneriyorum. “TOPLUMSAL ANESTEZİ.” İlgili arkadaşlar çalışsınlar, bizi tenevvür etsinler biz de münevver olalım…)

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MEMLEKETİMİN HALLERİ

Bugüne dek giden ve geri gelmeyecek ve analarının neler hissettiğini asla onlar kadar hissedemeyeceğiniz, ömürlerinin baharında, nizami bir savaşın içinde olmaksızın, kalleşçe, sinsice arkalarından vurularak toprağa düşen bütün canların vebali üzerimizde…

Ülkeyi yıllardır aynı iktidar yönetiyor, bugün ne varsa dünün sonucudur. Kıvıracak zerre yeriniz yok…

Ey ahalim,
Yıllardır gözünün içine bakıla bakıla yalan söyleniyor,
Ülkenin çok önemli kurumları, Cumhuriyetin kazanımları tek tek elinden kayıp gidiyor,
Devletin bekası için varlıkları elzem kurumların başındaki özellikle seçilmiş üst düzey yöneticiler, sırıta sırıta devletine ihanet ediyor,
İktidarı da, ana muhalefeti de, yavru muhalefeti de ülkenin bir uçuruma gidişini Karagöz seyreder gibi seyredip, çözüm siyaseti yapacakları yerde sığ kısır çekişmelerle kendilerini tatmin ediyor, bir halt edemediklerini kabul edip bir şeyler yapabileceklerin önünü açmak yerine, sadece varlıklarıyla krizleri derinleştiriyor, çünkü koltuk sevdası, ikbal beklentisi, rantın damaklarındaki tadı, bulaştıkları yolsuzluk, pislik, girdikleri karanlık ilişkiler yumağı ellerini, kollarını, basiretlerini bağlamış…

Bu günlere dünden bugüne bir gecede gelmedik…

Görüşen şerefsizdir diyenler evet biz görüştük dediler alkışladınız…
Biz kimsesizlerin kimiyiz, bedelli askerlik mi olurmuş deyip, meseleyi bir sıfır araba parasının dörtte birine kadar ucuzlattılar, alkışladınız…
Yanlış sınavlar yaptılar, haklarınızı yediler, resmen sizi salak yerine koydular, alkışladınız…
Gözünüz sıkıştığında ihtiyaç duyacağınız, bu coğrafyanın sayılı deneyimli ve güçlü ordusunun gelecekteki komuta kademesini, acemice kurgulanmış sahte delillerle kendi adamlarıyla değiştirildiler, ruhunuz duymadı…
Vicdanları satılmış savcılar, “cami bombalayacaklarmış” diye iddianame düzenlediler, sen “vay anasını” derken, aynı savcılar Ermenistan’a kaçınca, “zerre geçmişi hatırlamadın”, üstelik “onlar kaçmadı, hicret etti dediler” bunu bile yediniz…
Allah’ın lütfudur, iyi ki çıkarları çatıştı, foyaları ortaya çıktığında, dün kol kola olduklarını zehir zemberek suçlayıp mağduru oynadılar, saf saf inanıp alkışladınız…
Oy verdiğiniz rektör adayının yerine, oy vermediğini rektör yaptıklarında, “benim iradem ne oldu?” diye sormak yerine, biat etmek için kapısında kuyruklar oluşturdunuz ve bir bilim insanı olarak ciddi sorunları tartışmak yerine “vakit namazlarını kılacak yer” talep ettiniz…
Adalar gitti, Kıbrıs gitti, Yunanistan askeri harcamalarından zerre kısmadı, ama Yunan IMF’ye diz çöktü, biz IMF’ye borç veriyoruz diye avundunuz… (Valizlerle taşıdığınız kara para suyunu çekince, değirmenin suyu tükenince bunu anlayacaksınız da…)

Bunlar Yunanistan’da, Almanya’da Portekiz’de olsa ahali izin vermez, bırak izini HESAP SORAR… “Beni bu denli salak yerine koymayın, ben bunu hak etmiyorum” diye tepkisini gösterir. Zaten oralarda bu tür şeyler de olmaz, olamaz…

Bu hadiseler bizimki gibi “öğrenme özürlü” memleketlere mahsus…

O nedenle giden canların vebali hepimizin üzerinde… Siz ders almamaya devam edin… Öğrenmenin en ilkel biçimi yaşayarak öğrenmektir…

Ama bir baba olarak, “siz de yaşayarak öğrenirsiniz inşallah” diyemiyorum…

Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DENGE

Bu ülkenin ciddi bir eğitim ve kültür sorunu var…

Yüzyıllardır “kul” ve “tebaa” olduğu için sorumluluk sahibi yurttaş olarak davranmayı beceremiyor…

Kendisine ne yaşatılırsa yaşatılsın, en azından insan olmanın onurunun bir gereği olarak, yaşadığı olumsuzlukların, gözünün önünde cereyan eden tutarsızlıkların, gördüğü haksızlıkların, kendisinin saf yerine konmasının hesabını sormayı, hakkını aramayı, bunlara tepki göstermeyi, bırakın düşünmeyi, garip bir şekilde, bunları sinesine çekmeyi tercih ediyor ve hatta bir kısmını da onaylıyor.
Adeta güce tapıyor.

Galiba bunun sorumlusu bizleriz…

Ailede mutlak itaatin sembolü bir baba ki anne “baban gelince söyleyeceğim” tehditleriyle bunu pekiştirdikçe,

Mahallede bir karakol ve bu karakolun copla gezen bekçileri ve polisleri nizamı copla ve tehditle sağladıkça,

Askerde suratına iki tane çakan, angarya işlerle cezalandıran çavuşun, bölük komutanın oldukça,

Okulda elinde kızılcık sopasıyla gezen, vurdu mu avucunun içinde iz bırakan müdür yardımcın, müdürün varsa,

Davranışlarıyla ve “önüne bak” “başka şeyle ilgilenme”, “sus konuşma” tarzı klişe söylemleriyle, asıl görevinin “sınıf içi disiplini sağlama olduğu” algısı oluşturan örtmenlerin tezgâhından geçtikçe,

başka bir tablo beklemek beyhudedir.

Çünkü, canlı varlığa öngörülen bir davranışı sergiletmenin iki yolu vardır… (Biliyorum, bunları benden duymaktan, okumaktan sıkıldınız.)

1- O davranış her ne ise, onu, kişi için anlamlı, önemli, ilginç ya da kişinin bir ihtiyacı haline getireceksin (ki çok zordur ama mümkündür ve bunu yapabilene ÖĞRETMEN derler.)

2- Kişiyi öylesine zor bir duruma sokacaksın ki, o durumdan kurtulmak için senin istediğini yapmaya razı olacak (ki çok kolaydır, sistem zaten o gücü vermiştir, o sistemin ürünü ana baba “eti senin, kemiği benim, derisi de Türk Hava Kurumunun” diyerek bu güce destek olmaya dünden razıdır, bu arada bunu yapana da TERBİYECİ derler ve en kolay olanıdır.)

Ha, bu saatten sonra bunlardan vazgeçerseniz, bu maya ile yetişmişlerin tepenize çıkma ihtimali kuvvetlidir… Yıllardır bir öğretmen yetiştirme politikası bile olmayan, vıcık vıcık siyasete bulaşmış bir eğitim sistemiyle, bu sistemin beslediği örtmenlerle, o öğretmenlerin ürünü ana babalarla gelinen noktada, artık resmen imrenmeye başladığımız elin gavurunun kültürünü yakalamak zordur…

Kendi kültürümüz, kendi değerlerimiz mi?
Geçmiş olsun. Onun da validesini hareminize dahil ettiniz….

Ne demişti üstat;

Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. Ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe doğar.

Gençlere tercüme etmek gerekirse;
Dini bilgiler, kişiyi kendi davranışları hakkında yargıda bulunmaya iten, kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan gücü, yani “vicdanı” oluşturmak için gereklidir. Çağdaş bilimsel bilgiler ise kişiye “düşünmeyi”, “sorgulamayı” “anlama ve kavrama gücünü” kazandırmak için gereklidir. Gerçek bu ikisinin birlikteliği ile bulunabilir. Eğer bunları ayırırsanız, birincisinden taassup yani bağnazlık, sorgulamadan körü körüne bağlanma, fanatizm, diğerinden ise hile ve güvensizlik doğar.

Şimdi –sanırım nüfus cüzdanındaki ifadeye göre yapıyorlar bu hesabı- yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkede bu denli yolsuzluk, hırsızlık, hile, rüşvet, dolandırıcılık olduğuna göre, mevcut din eğitimi çözüm olamıyor… Diğer yandan, memleketin –bireysel istisnalar dışında- çağdaş bilimlerdeki yerini en iyi bilenlerdenim. Türkiye Bilimler Akademisinin TÜBİTAK’ın ÖSYM’nin getirildiği durumları bilenler biliyorlar, bilmek istemeyenler, çocuklara, “ayet dinletilen bitkinin rock müzik dinletilen bitkiden daha çabuk büyüdüğü” gibi konularda TÜBİTAK projeleri yaptırıyorlar…

Sonuç olarak vardığımız nokta bu…

Toparlayacak olursak, bu ülkenin kul ya da tebaa olmayı tercih etmek, bilmemenin, sorgulamamanın dayanılmaz rahatlığıyla kendisini mutlu kılmak, bu meseleleri kurcalayanlara da tepki göstermek gibi bir sorunu var ki, bu da bize bir şeyi gösteriyor;

Bu makûs talihi değiştirecek bir adımı, daha doğrusu bir FIRSATI, Cumhuriyet Türkiyesi’ni kabul etmemişiz…
Laik olabilmeyi becerememişiz…
Bizim bu halimizi “siyasi güce”, “ekonomik pazara”, “ucuz işgücüne” devşirenlere göz yummuşuz…

Finlandiya “araştırmacı öğretmen” modelini tartışırken, bizimkilerin formasyon kotası tartıştıkları, ahalinin iradesinin bir hükümete yansıtılamadığı ancak ahalinin bunu zerre sorun etmediği ve dahi toplumsal gerginliğin, çatışmanın siyasi ikbale dönüştürülmesini anlamadan seyrettiği bir fotoğraf karesinden, saadetler dilemeye devam ediyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

NEREDEN NEREYE

Nereden nereyeeee….

Bu teknik bir konu…
Biliyorum pek çok kişi için bir şey ifade etmeyecek ama zaten buralara yazma nedenimiz belli…
Fuzuli’yi anıyoruz o güzel söylemiyle…
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” diye.

Yetmişli yıllarda, Bursa’da Işıklar, İstanbul’da Kuleli Askeri Liseleri vardı.
Askeri öğrencilerin hafta sonu sivil elbise giymeleri yasaktı. Onlar da gururla üniformalarını giyer vakur tavırlarla gruplar halinde gezerler, küçük sınıflar ağabeylerini ciddiyetle selamlar, ahali de bu manzarayı gururla, hatta imrenerek, o gençleri kendi çocukları yerine koyarak izlerdi… Ne de olsa her Türk asker doğardı. Yarın bir gün gerekirse bir karış toprak için canlarını feda edecek bu çocuklar toplumun gözbebeğiydi, sevilirlerdi, korunurlardı…

Yılını tam hatırlamıyorum ama Namazgah’ta oturduğum yıllarda belli bir tarihe kadar Cumartesi Pazar sabahları üniformalı gençlerin gruplar halinde Setbaşı’na inmelerini hatırlıyorum…

Ankara’da da Harbiyeliler vardı…
Onlar da Kızılay’da, Çankaya’da gruplar halinde gezerlerdi…

Yaz kampları için trenle İzmir’e gidişlerde belli istasyonlardan geçerken ahali sevgi gösterilerinde bulunur, bu gençlere evlerinde yaptıkları börek çöreği ikram eder, esnaf gazoz meyve suyu falan verirdi… İzmir Garında bir tür gösteri yapılır, İzmirliler Harbiyelileri coşkuyla bağırlarına basarlardı…

Sonra birden kayboldular…
Bu konuda bir düzenlemenin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum ama sanıyorum ki, bir zamanlar sivil elbise giymeleri yasak olan askeri öğrencilerin, üniformalarıyla izine çıkmaları yasaklandı.
Sanırım sorun güvenlik sorunuydu…

Ne olmuştu da ahalinin bağrına bastığı, gururla seyrettiği bu gençler, aynı toplumdan gelebilecek tehditlere karşı güvenlik önlemi olarak kimliklerini saklama ihtiyacı hissedecek hale gelmişlerdi?

Durup dururken bunu neden mi yazdım?

Az önce bir telefon görüşmesi yaptım…
Şırnak’ta asker olan evlatlarımızdan ailelerin yüreklerine bir nebze olsun soğuk sular serpen bir havadis aldık…

Artık çocuklarımızın bulunduğu bölgeler askeri güvenlik bölgesi olacak. Çocuklarımız kışla dışına çıkmayacaklar. Yol güvenliği falan gibi işler yapmayacaklar. İhtiyaçları havadan helikopterlerle karşılanacak. İzin terhis gibi zorunlu yer değiştirmeler yine havdan yapılarak çocuklarımızın güvenlikleri sağlanacak…

Ana baba açısından güzel bir haber de, insan yukarıda yazdıklarımı düşününce sormadan edemiyor…

Ülkemi koruyacak askeri, ülkemde, kimden koruyoruz?
Ve biz bu hallere neden geldik???

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİRLİK BERABERLİK

Aşağıdaki sözler Sayın Başbakana ait;

“Eğer toplumların ORTAK KADER BİLİNCİ YOK EDİLMİŞ VE ZAYIFLATILMIŞSA herkes KENDİ KADERİNİ, KOMŞUSUNUN KADERİNDEN FARKLI DÜŞÜNMEYE BAŞLAMIŞSA, orada huzur, düzen kalmaz. 78 milyonun huzuru da ya hep beraber olacak, Allah muhafaza kaosu da hep beraber yaşama riskimiz var”

Yani BİRLİK BERABERLİĞİMİZİ KAYBEDERSEK BUNUN BEDELİNİ HEP BERABER ÖDERİZ diyor…

Altına imzamı koyacağım doğru bir saptama…

Ama gazeteci Arslan Bulut’un şu söylemlerine de bakalım;

________________________________

Siz,

Milletin adında bile mutabık değilseniz,

Ankara’yı şer merkezi olarak görüp Brüksel’in, Washington’un şefaatine sığınırsanız, “Koordinatör ülke”nin organizasyonuyla Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de, Habur’da, Dolmabahçe’de terör örgütüyle mutabakat ararsanız,

Milleti kendi ruhunda birleştiren Atatürk ve onun kurucu felsefesiyle hesaplaşmaya kalkışırsanız,

Bütün bunlar yetmezmiş gibi siyasi ümmetçilik ideolojisiyle yola çıkarak, uluslararası ilişkilerinizi, “Büyük Orta Doğu Projesi” içinde “Müslüman Kardeşler Enternasyonali” diye bir projeye bağlarsanız,

“Mezopotamya Projesi” ve “Yeni Osmanlı” hayalleriyle ve Şam’daki Emevi Camii’nde fetih namazı kılmak hedefleriyle, bütün dünyadan asker toplayıp onları Suriye’ye yollarsanız,

yalnız milletinizin ortak kader bilincini değil İslâm dünyasının umutlarını da yıkarsınız…

________________________________

Demek ki hadiseleri bir bütün olarak ve neden sonuç ilişkileri bağlamında değerlendirmezsek, 13 senedir dinlediğimiz hikâyeleri dinlemeye devam ederken, sadece vatan evlatlarını değil, BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DE YİTİRMEYE DEVAM EDERİZ…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

DEMEDİ DEME…

Aklın, deneyimin, bilimin birikimiyle oluşan “devlet geleneğini” göz ardı ederseniz,

Ulusun çıkarlarını gözeterek uzun vadeli politikalar üretmek yerine, bireysel çıkarlar ve gündelik politikalarla devlet yönetmeye kalkarsanız,

Sizi, bu kan ve gözyaşından başka bir şey üretmeyen coğrafyanın içinden çekip alan elin gösterdiği “yurtta barış, dünyada barış” yolunu, geçmişin geçmişte kalan hayaline kapılıp, elinizin tersiyle itip, o arıların sizi de sokacağı ihtimalini düşünmeden, bilerek arı kovanına çomak sokmaya devam ederseniz,

Devletin, eğitimden adalete, güvenlikten sağlığa, olağanüstü durumlarda en ihtiyaç duyulası kurumlarını, küçük çıkarlar uğruna felç edip çalışamaz hale getirirseniz,

Çalışmaya, üretmeye dayalı bir ekonomi yerine, karanlık uluslararası ilişkilere ve valizlerle taşınan, hesabı verilemeyecek para transferlerine dayalı bir sistemle ekonomiyi yürütmeye çalışırsanız,

İkide bir manipüle ederek kurguladığınız eğitim sistemiyle, bütün bunları rahatlıkla yapabileceğiniz ve adımlarınızı meşrulaştırmak için arkanıza iradesini alabileceğiniz, akıl ve bilimle değil, gönlüyle ve inançlarıyla davranan bir ahali inşa etmeye devam ederseniz,

Bakın daha neler neler göreceksiniz….

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AKKUYU MESELESİ…

Sosyal medya, bir memlekette, eski tabiriyle “matbuatın”, yeni tabiriyle “medyanın” halkı doğru bilgilendirme gibi mesleki ahlâkını, daha da vahimi, birilerine yandaşlık yapmak, onun metresi olmak suretiyle namusunu yitirdiği anlarda bir seçenek olarak önemli bir işlev yerine getirmekle beraber, klavyenin arkasına oturan herkesin, her konuda uzman kesilerek seri atışlar yaptığı genel bir atış poligonu haline de gelmekte…

Akkuyu meselesini de hem matbuattan hem sosyal medyadan izliyoruz.

Nükleer Santral konusunda yazılıp çizileni, bir kısım ahali, Yeni Türkiye’nin kalkınmasını istemeyenlerin bir provokasyonu olarak nitelerken, bazı insanlar da ciddi bir tehlikeye dikkat çekerek geriye dönüşü, telafisi olmayan tehlikelere dikkat çekiyorlar.

Ben ise şahsen bir güven bunalımı yaşıyorum.

Benim başvekilim, görüşen şerefsiz derken arka planda görüşerek, olmayan bir hadiseye gönderme yaparak bacımın üstüne işediler derken ya da camide içki içtiler derken yalan söyleyerek benim güvenimi yok ettikten sonra her ne konuda ne söylenirse söylensin muhakeme yapabilen vasat zekâya sahip bir insan olarak bunlara tereddütle yaklaşıyorum.

Bir kardeşimiz de bunları paylaştı, ben birkaç eklemeyle, aynı konuları tartışan her birisi atom mühendisi, nükleer enerji uzmanı, temiz enerjinin başına ak getirilen enerji olduğunu sanan zihniyetler başta olmak üzere, ilgilenen tüm ahaliye YANITLARINI ARAMALARI, ARDINDAN AHKAM KESMELERİ talebiyle sualler halinde ifade edeyim istedim.

Bir nükleer santral inşasının bir alışveriş merkezi gibi reklamının yapılmasına neden ihtiyaç duyuluyor?

Bu reklamda oynayan oyuncu Ayhan Kanal, şirketin kendisini elektronik firması reklamı diye kandırdığını belirterek dava açacağını söylemiş. Neden bu reklamda oyunculara bile doğru söylenmiyor?

Mersin Akkuyu, bir fay hattı üzerinde mi bulunuyor? Yeni Türkiye’nin dönüşmüş, yenilenmiş üniversitelerinde akademik namus sahibi, bilim etiği falan anlatan bilim insanları, neden “evet fay hattında” ya da “hayır risk yok” diyemiyor? Yoksa, iradesinin hiçe sayılmasını seyreden öğretim üyelerinin YÖK’ü, bu konuda susun falan mı dedi…

Santrali yapan şirket ÇERNOBİL’İN sorumlu şirketi Rosatom, ihaleyi alan da MİLLETİN ANNESİNE GÖZ DİKMİŞ bir iş adamı olunca, bir de buna ek olarak, millet adalet yerini bulsun diye beklerken, Soma faciasına neden olan şirket projenin altyapısına dâhil edilince, daha işin başında, zaten güven duyulmayan bir ortamda, milletin içine kurt düşürülmüş olmuyor mu?

Deniyor ki, santralin Rus payı %51’nin altına düşmeyecek. O zaman bu Türkiye’nin santrali değil maalesef. Ayrıca, anlaşmanın teknoloji transferi öngörmediği, yani Rusların bize bu teknolojiyi vermeyecekleri söyleniyor. Bu durumda metro istasyonlarında gördüğümüz reklamlardaki “Türkiye’nin… “ diye başlayan ifadelerdeki Türkiye hangi memleket oluyor?

Teknik olarak bu bir ilk. Dünyada “En ucuz teklifi veren alır + Yap İşlet Sahiplen” modeliyle kurulan tek nükleer santral. Dikkat buyurun lütfen, üzerinden araç geçecek köprü yapmıyoruz, nükleer santral yapıyoruz. Alışveriş merkezlerinin otoparkları bile kıçıkırık LPG’li araç almıyor değil mi? (Oysa Reis-i Cumhur, Tüpgaz tehlikesi=Nükleer Santral Tehlikesi diyor…) Bu alıntıların yapıldığı çalışmada, “Türkiye’nin Rusları denetleyebilecek ya da kalite kriteri belirleyebilecek kapasitede elemanı da yok” deniliyor. Gerçekten durum böyle mi?

Yine Ruslarla yapılan anlaşmada ahalinin bilmediği, ahaliden saklanan bazı hususların olduğu söyleniyor.

Mesela, Ruslara 12,5 cent’ten 15 yıl (yani 70-80 milyar dolar) enerji alımı garantisi verildi mi?

Maalesef zaten az olan bizim uranyumumuz da kullanılamayacak. Türkçesi, doğalgaz bağımlılığından kurtulacağız ayağıyla, Rusya’ya uranyum bağımlılığı oluşturulmayacak mı? İşin kötü yanı, doğalgaz yanınca su buharı ve karbondioksite dönüşürken, uranyum yakıt olarak kullanıldığında olacaklar şunlar:
En iyimser yaklaşımla, santral kazasız belasız çalışırken bile çevreye radyoaktif atık saçacağı için Mersin’de yetişen çilek, muz gibi gıdalara “radyoaktif atık içerir” etiketi getirilecek. Atıklar yüz binlerce yıl boyunca Akkuyu su depolarında saçılıp dökülmeden korunmak zorunda. Maalesef anlaşmanız gereği Rusya atıkları ülkesine almayacak. O nedenle atık depolarını, (deprem dâhil) bir şey olmasın diye nazarlık takarak mı koruyacağız?

Allah etmeye bir terslik olursa…
Bunun olası sonuçları yerine, böyle bir hadisenin olma ihtimalini düşünmek için şu hususlara bakalım;
Bu memleket, kâr hırsıyla, yüzlerce madencisini diri diri toprağa gömmedi mi?
Elektriğini dağıtamayan bu memleket, kesintinin nedenini bile ancak bir haftada bulmadı mı?
(Elektrikle ne alaka diyenlere, sürekli olarak su ile soğutulması gereken yakıt çubuklarına yapılan bu işlem elektrik kesintisi nedeniyle durursa, kısa sürede Fukuşima ve Çernobil gibi kazalar meydana geliyor.)
Olası bir kaza durumunda 500.000.000.000 (500 milyar)$’lık hasarın sadece binde birinden Rusya’nın sorumlu olacağı, kalan zararların Türkiye’ye yıkılacağı doğru mu?

Ama bir zamanlar Ayten Alpman’ın şarkısında dillendirdiği gibi bir başkadır benim memleketim.
1986’daki Çernobil kazasının ardından Türkiye’deki çaylarda radyasyon olduğu iddialarına yanıt vermek için, basının karşısına geçen Sanayi Bakanı “bak olsa ben içer miyim?” deyip çay içmişti ve ahaliyi müthiş ikna etmişti. İşte bu zihniyette bir ahalisi olan memleketimde, radyoaktif atıklar içeren bir gemi Aliağa’da sökülüp hurdalığa atılabiliyor. Benim memleketim, topraklarında uranyum işlenip normalin 400 katı radyasyon saçacak halde açık biçimde bırakılıp gidilebilen bir ülke.

Avrupa ülkeleri tüm nükleer santrallerini aşamalı olarak kapatma ve yenilenebilir enerjiye geçme kararı almışken, nükleer santrallerin tehlikelerine dikkat çeken yazıları, uyarıları, Yeni Türkiye’nin kalkınması önünde… diye ön yargıyla etiketlemeden önce bir düşünün istedim.

Biz geldik gidiyoruz, çocukluğumuzda erik ağacından erik toplayıp yedik, tulumbadan su içtik, folluktan yumurta alıp soğan kabuğuyla mavi çinko cezvede kaynattık, sallama oltayla kıyıdan tuttuğumuz bir poşet istavritin yiyemeyeceğimiz kısmını kedilere ikram ettik…

Tercih sizin…
Ne demek istediğimi anlayamayanlara önerim şu. Onkoloji kliniğinde bir yarım saat geçirin, anlarsınız… O zaman da, “elektrik kullanmayın o zaman” geyikleri yapmaya devam edebilecek misiniz bilemiyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MUDANYA VE ZEYTİN MESELESİ

Google Earth’ün bir özelliğini yeni keşfettim.
Keşfeder keşfetmez de dün berberde sıra beklerken okuduğum yerel gazetedeki tartışmalar geldi aklıma.
Yerel yönetimler birbirlerini eleştiriyorlar…

Ama resimler yalan söyleyemiyor…
Ahalinin “zeytin yasası” diye bildiği yasal düzenlemeden sonra güzelim zeytinlikler birer birer elden çıkarken, inşaat sektörünün astronomik rakamları karşısında gariban ahali de bunu destekler hale geldi… Öyle ya, bakın bakalım ahalinin zeytinine kaç lira fiyat veriyorlar…

Ve daha taze bir Mudanya’lı olarak, Mudanya’nın güzel coğrafyasının, özellikle de zeytinliklerinin validesinin hareme dahil edilmesini görmekten yüreğim sızladı…

Hani bir bilge demişti ya

Son ağaç kesildiğinde,
Son nehir kirlendiğinde,
Son balık avlandığında,
Paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız.

Bu işin çevre kısmı…

Ege Adalarının yani vatan toprağının göz göre göre Yunanistan’a terk edilmesini onaylayan ya da başka öncelikleri gereği böyle şeylerle ilgilenmeyen bir ahaliye az bile…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kishi Ryoichi

Sosyal medyada bu havadis konuşuluyor;

İzmit Körfez geçişi asma köprüsünde halatın kopmasından kendisini sorumlu tutan Japon mühendis 51 yaşındaki Kishi Ryoichi intihar etti.

Hadise Kishi Ryoichi’nin şahsi meselesi değil. “Sorumluluk” “dürüstlük” arkadaşların kültürünün bir parçası.

Gençler hatırlamazlar ama beni çok etkilemiştir, 1995 yılının Ocak ayında Japonya’da 7.2 büyüklüğünde bir deprem olmuştu. Kobe belediye başkanı, depremin üzerinden 3 gün geçmesine rağmen kente su sağlayamadığı için intihar etmişti.

İntiharı onaylamıyorum ama söylemeden de edemiyorum, bir yanda insan hayatını, insan onurunu hiçe sayanlar ve bunları alkışlayan pekiştiren bir ahali, diğer yanda onurunu sorumluluğunu yaşamının bile önüne alacak kadar duyarlı insanlar.

Evet, gerçekten coğrafya bir kader…

Bizim coğrafyada, insanlar tehlikeleri kendi elleriyle hazırlarlar ve başlarına geldiğinde de kaza kader diye sineye çekerler… Ve zerre kadar ders almadıkları gibi sorumluluk falan da hissetmezler. Çünkü bir oluşum o hadisenin “fıtratında” varsa yapılacak bir şey yoktur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın