DEMEDİ DEME…

Aklın, deneyimin, bilimin birikimiyle oluşan “devlet geleneğini” göz ardı ederseniz,

Ulusun çıkarlarını gözeterek uzun vadeli politikalar üretmek yerine, bireysel çıkarlar ve gündelik politikalarla devlet yönetmeye kalkarsanız,

Sizi, bu kan ve gözyaşından başka bir şey üretmeyen coğrafyanın içinden çekip alan elin gösterdiği “yurtta barış, dünyada barış” yolunu, geçmişin geçmişte kalan hayaline kapılıp, elinizin tersiyle itip, o arıların sizi de sokacağı ihtimalini düşünmeden, bilerek arı kovanına çomak sokmaya devam ederseniz,

Devletin, eğitimden adalete, güvenlikten sağlığa, olağanüstü durumlarda en ihtiyaç duyulası kurumlarını, küçük çıkarlar uğruna felç edip çalışamaz hale getirirseniz,

Çalışmaya, üretmeye dayalı bir ekonomi yerine, karanlık uluslararası ilişkilere ve valizlerle taşınan, hesabı verilemeyecek para transferlerine dayalı bir sistemle ekonomiyi yürütmeye çalışırsanız,

İkide bir manipüle ederek kurguladığınız eğitim sistemiyle, bütün bunları rahatlıkla yapabileceğiniz ve adımlarınızı meşrulaştırmak için arkanıza iradesini alabileceğiniz, akıl ve bilimle değil, gönlüyle ve inançlarıyla davranan bir ahali inşa etmeye devam ederseniz,

Bakın daha neler neler göreceksiniz….

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AKKUYU MESELESİ…

Sosyal medya, bir memlekette, eski tabiriyle “matbuatın”, yeni tabiriyle “medyanın” halkı doğru bilgilendirme gibi mesleki ahlâkını, daha da vahimi, birilerine yandaşlık yapmak, onun metresi olmak suretiyle namusunu yitirdiği anlarda bir seçenek olarak önemli bir işlev yerine getirmekle beraber, klavyenin arkasına oturan herkesin, her konuda uzman kesilerek seri atışlar yaptığı genel bir atış poligonu haline de gelmekte…

Akkuyu meselesini de hem matbuattan hem sosyal medyadan izliyoruz.

Nükleer Santral konusunda yazılıp çizileni, bir kısım ahali, Yeni Türkiye’nin kalkınmasını istemeyenlerin bir provokasyonu olarak nitelerken, bazı insanlar da ciddi bir tehlikeye dikkat çekerek geriye dönüşü, telafisi olmayan tehlikelere dikkat çekiyorlar.

Ben ise şahsen bir güven bunalımı yaşıyorum.

Benim başvekilim, görüşen şerefsiz derken arka planda görüşerek, olmayan bir hadiseye gönderme yaparak bacımın üstüne işediler derken ya da camide içki içtiler derken yalan söyleyerek benim güvenimi yok ettikten sonra her ne konuda ne söylenirse söylensin muhakeme yapabilen vasat zekâya sahip bir insan olarak bunlara tereddütle yaklaşıyorum.

Bir kardeşimiz de bunları paylaştı, ben birkaç eklemeyle, aynı konuları tartışan her birisi atom mühendisi, nükleer enerji uzmanı, temiz enerjinin başına ak getirilen enerji olduğunu sanan zihniyetler başta olmak üzere, ilgilenen tüm ahaliye YANITLARINI ARAMALARI, ARDINDAN AHKAM KESMELERİ talebiyle sualler halinde ifade edeyim istedim.

Bir nükleer santral inşasının bir alışveriş merkezi gibi reklamının yapılmasına neden ihtiyaç duyuluyor?

Bu reklamda oynayan oyuncu Ayhan Kanal, şirketin kendisini elektronik firması reklamı diye kandırdığını belirterek dava açacağını söylemiş. Neden bu reklamda oyunculara bile doğru söylenmiyor?

Mersin Akkuyu, bir fay hattı üzerinde mi bulunuyor? Yeni Türkiye’nin dönüşmüş, yenilenmiş üniversitelerinde akademik namus sahibi, bilim etiği falan anlatan bilim insanları, neden “evet fay hattında” ya da “hayır risk yok” diyemiyor? Yoksa, iradesinin hiçe sayılmasını seyreden öğretim üyelerinin YÖK’ü, bu konuda susun falan mı dedi…

Santrali yapan şirket ÇERNOBİL’İN sorumlu şirketi Rosatom, ihaleyi alan da MİLLETİN ANNESİNE GÖZ DİKMİŞ bir iş adamı olunca, bir de buna ek olarak, millet adalet yerini bulsun diye beklerken, Soma faciasına neden olan şirket projenin altyapısına dâhil edilince, daha işin başında, zaten güven duyulmayan bir ortamda, milletin içine kurt düşürülmüş olmuyor mu?

Deniyor ki, santralin Rus payı %51’nin altına düşmeyecek. O zaman bu Türkiye’nin santrali değil maalesef. Ayrıca, anlaşmanın teknoloji transferi öngörmediği, yani Rusların bize bu teknolojiyi vermeyecekleri söyleniyor. Bu durumda metro istasyonlarında gördüğümüz reklamlardaki “Türkiye’nin… “ diye başlayan ifadelerdeki Türkiye hangi memleket oluyor?

Teknik olarak bu bir ilk. Dünyada “En ucuz teklifi veren alır + Yap İşlet Sahiplen” modeliyle kurulan tek nükleer santral. Dikkat buyurun lütfen, üzerinden araç geçecek köprü yapmıyoruz, nükleer santral yapıyoruz. Alışveriş merkezlerinin otoparkları bile kıçıkırık LPG’li araç almıyor değil mi? (Oysa Reis-i Cumhur, Tüpgaz tehlikesi=Nükleer Santral Tehlikesi diyor…) Bu alıntıların yapıldığı çalışmada, “Türkiye’nin Rusları denetleyebilecek ya da kalite kriteri belirleyebilecek kapasitede elemanı da yok” deniliyor. Gerçekten durum böyle mi?

Yine Ruslarla yapılan anlaşmada ahalinin bilmediği, ahaliden saklanan bazı hususların olduğu söyleniyor.

Mesela, Ruslara 12,5 cent’ten 15 yıl (yani 70-80 milyar dolar) enerji alımı garantisi verildi mi?

Maalesef zaten az olan bizim uranyumumuz da kullanılamayacak. Türkçesi, doğalgaz bağımlılığından kurtulacağız ayağıyla, Rusya’ya uranyum bağımlılığı oluşturulmayacak mı? İşin kötü yanı, doğalgaz yanınca su buharı ve karbondioksite dönüşürken, uranyum yakıt olarak kullanıldığında olacaklar şunlar:
En iyimser yaklaşımla, santral kazasız belasız çalışırken bile çevreye radyoaktif atık saçacağı için Mersin’de yetişen çilek, muz gibi gıdalara “radyoaktif atık içerir” etiketi getirilecek. Atıklar yüz binlerce yıl boyunca Akkuyu su depolarında saçılıp dökülmeden korunmak zorunda. Maalesef anlaşmanız gereği Rusya atıkları ülkesine almayacak. O nedenle atık depolarını, (deprem dâhil) bir şey olmasın diye nazarlık takarak mı koruyacağız?

Allah etmeye bir terslik olursa…
Bunun olası sonuçları yerine, böyle bir hadisenin olma ihtimalini düşünmek için şu hususlara bakalım;
Bu memleket, kâr hırsıyla, yüzlerce madencisini diri diri toprağa gömmedi mi?
Elektriğini dağıtamayan bu memleket, kesintinin nedenini bile ancak bir haftada bulmadı mı?
(Elektrikle ne alaka diyenlere, sürekli olarak su ile soğutulması gereken yakıt çubuklarına yapılan bu işlem elektrik kesintisi nedeniyle durursa, kısa sürede Fukuşima ve Çernobil gibi kazalar meydana geliyor.)
Olası bir kaza durumunda 500.000.000.000 (500 milyar)$’lık hasarın sadece binde birinden Rusya’nın sorumlu olacağı, kalan zararların Türkiye’ye yıkılacağı doğru mu?

Ama bir zamanlar Ayten Alpman’ın şarkısında dillendirdiği gibi bir başkadır benim memleketim.
1986’daki Çernobil kazasının ardından Türkiye’deki çaylarda radyasyon olduğu iddialarına yanıt vermek için, basının karşısına geçen Sanayi Bakanı “bak olsa ben içer miyim?” deyip çay içmişti ve ahaliyi müthiş ikna etmişti. İşte bu zihniyette bir ahalisi olan memleketimde, radyoaktif atıklar içeren bir gemi Aliağa’da sökülüp hurdalığa atılabiliyor. Benim memleketim, topraklarında uranyum işlenip normalin 400 katı radyasyon saçacak halde açık biçimde bırakılıp gidilebilen bir ülke.

Avrupa ülkeleri tüm nükleer santrallerini aşamalı olarak kapatma ve yenilenebilir enerjiye geçme kararı almışken, nükleer santrallerin tehlikelerine dikkat çeken yazıları, uyarıları, Yeni Türkiye’nin kalkınması önünde… diye ön yargıyla etiketlemeden önce bir düşünün istedim.

Biz geldik gidiyoruz, çocukluğumuzda erik ağacından erik toplayıp yedik, tulumbadan su içtik, folluktan yumurta alıp soğan kabuğuyla mavi çinko cezvede kaynattık, sallama oltayla kıyıdan tuttuğumuz bir poşet istavritin yiyemeyeceğimiz kısmını kedilere ikram ettik…

Tercih sizin…
Ne demek istediğimi anlayamayanlara önerim şu. Onkoloji kliniğinde bir yarım saat geçirin, anlarsınız… O zaman da, “elektrik kullanmayın o zaman” geyikleri yapmaya devam edebilecek misiniz bilemiyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MUDANYA VE ZEYTİN MESELESİ

Google Earth’ün bir özelliğini yeni keşfettim.
Keşfeder keşfetmez de dün berberde sıra beklerken okuduğum yerel gazetedeki tartışmalar geldi aklıma.
Yerel yönetimler birbirlerini eleştiriyorlar…

Ama resimler yalan söyleyemiyor…
Ahalinin “zeytin yasası” diye bildiği yasal düzenlemeden sonra güzelim zeytinlikler birer birer elden çıkarken, inşaat sektörünün astronomik rakamları karşısında gariban ahali de bunu destekler hale geldi… Öyle ya, bakın bakalım ahalinin zeytinine kaç lira fiyat veriyorlar…

Ve daha taze bir Mudanya’lı olarak, Mudanya’nın güzel coğrafyasının, özellikle de zeytinliklerinin validesinin hareme dahil edilmesini görmekten yüreğim sızladı…

Hani bir bilge demişti ya

Son ağaç kesildiğinde,
Son nehir kirlendiğinde,
Son balık avlandığında,
Paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız.

Bu işin çevre kısmı…

Ege Adalarının yani vatan toprağının göz göre göre Yunanistan’a terk edilmesini onaylayan ya da başka öncelikleri gereği böyle şeylerle ilgilenmeyen bir ahaliye az bile…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kishi Ryoichi

Sosyal medyada bu havadis konuşuluyor;

İzmit Körfez geçişi asma köprüsünde halatın kopmasından kendisini sorumlu tutan Japon mühendis 51 yaşındaki Kishi Ryoichi intihar etti.

Hadise Kishi Ryoichi’nin şahsi meselesi değil. “Sorumluluk” “dürüstlük” arkadaşların kültürünün bir parçası.

Gençler hatırlamazlar ama beni çok etkilemiştir, 1995 yılının Ocak ayında Japonya’da 7.2 büyüklüğünde bir deprem olmuştu. Kobe belediye başkanı, depremin üzerinden 3 gün geçmesine rağmen kente su sağlayamadığı için intihar etmişti.

İntiharı onaylamıyorum ama söylemeden de edemiyorum, bir yanda insan hayatını, insan onurunu hiçe sayanlar ve bunları alkışlayan pekiştiren bir ahali, diğer yanda onurunu sorumluluğunu yaşamının bile önüne alacak kadar duyarlı insanlar.

Evet, gerçekten coğrafya bir kader…

Bizim coğrafyada, insanlar tehlikeleri kendi elleriyle hazırlarlar ve başlarına geldiğinde de kaza kader diye sineye çekerler… Ve zerre kadar ders almadıkları gibi sorumluluk falan da hissetmezler. Çünkü bir oluşum o hadisenin “fıtratında” varsa yapılacak bir şey yoktur…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BUGÜN 18 MART…

Cihet-i Askeriyede, savaşa girmeden önce, savaştan zaferle çıkma ihtimalini görmek için savaşacak kuvvetlerin ellerindeki silah araç gereç bunları kullanacak insan göz önüne alınarak bir hesap yapılır. (Buna eskiden “nispi muharebe gücü” denirdi)

Mazisi zaferlerle dolu Türk Ordusu, bu nispi muharebe gücü açısından çok dezavantajlı durumlarda bile muhteşem zaferlere imza atmıştır.

Çünkü,
Harp silah araçları ne kadar gelişirse gelişsin, DÜNYADA KEŞFEDİLMİŞ VEYA KEŞFEDİLECEK EN GÜÇLÜ SİLAH, DAVASI UĞRUNA ÖLÜMÜ GÖZE ALMIŞ İNSANDIR…

“Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum”
“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz” şeklinde emirler verebilen bir komutan, bu emirlerin verilebileceği bir asker ancak bu ulusun bağrından çıkabilmiştir.

Çanakkale’nin, Türk İstiklal Harbinin, bu milleti farklı bir millet yapan hadisenin sırrı budur…
Veya, BU İDİ…

Bugün,
Vatan uğruna ölmeyi göze alan kınalı kuzu olmak, benim gibi sıradan bir memurun kredi kartı limitinin satın alacağı bir BEDELE düşmüştür ve bankalar bunun kredisini vermek için yırtınır hale gelmiştir.

Ölmeyi emredecek komutanlar, karşılığında vatan savunmasının sırlarının, stratejik savunma planlarının ortalıkta dolaşmasına, silah arkadaşlarının sahte delillerle içeri alınmasına göz yumacak kadar ikballerini düşünür hale gelmişlerdir.

Sonuç olarak,
Dün Çanakkale’yi geçemedikleri için yeni bir coğrafya dizayn edemeyenlerin torunları, bugün ellerini kollarını sallayarak emellerini tahakkuk ettirmektedirler.

İçim acıyor içim…
Çünkü, o, Çanakkale’yi geçemeyenlerin torunları, dedelerinin bu hayallerini, dün Çanakkale’yi geçilmez kılanların torunlarının “rızasıyla”, “iradesiyle” gerçekleştirmektedirler…

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MEMLEKETİMDEN MANZARALAR

Dün akşam katıldığım bir toplantıda, inşaatın bir bölümünün müteahhit tarafından öngörüldüğü şekilde yapılmaması meselesinin, inşaatın denetim sorumluluğunu üstlenmiş, bu yüzden kendilerine ödeme yapılan yapı denetim şirketinin sahibi tarafından, oradaki insanlara şikayet edildiğine tanık oldum…
O kadar insanın içinde “Ben ona o kadar yapma öyle diye söyledim, ama o dinlemedi beni” dedi…
Dayanamadım ve sordum.
Yapı denetim şirketi sahibi olarak, müteahhit üzerinde bir denetim yetkiniz yok mu?” diye…
Cevap şuydu; “İnşaatı mühürleseydim de bu kadar insan evlerine girmek için daha uzun süreler beklese miydi?.
Toplantının gündemini başka bir yere çekip konuyu dağıtmamak için, “Usulsüzlük usulsüzlükle giderilmeye çalışılırsa bu işler bitmez.” dedim ama mesele o kadar derin ki…

Yapı denetim şirketleri, ülkenin yaşadığı 1999 depreminden sonra, gözünü para hırsı bürümüş, içinde insanların yaşayacağı konutları, insanların can ve mal güvenliğini göz göre göre risk altına atacak şekilde inşa edecek kadar ahlaktan ve vicdandan yoksun müteahhitlere karşı, masum insanların can ve mal güvenliğinin korunması için kuruldu…
Eğer bir inşaat denetim şirketi, müteahhidin yaptığı proje dışı bir uygulamaya göz yumuyorsa, milletin canına ve malına kastediyor demektir, suçtur. Ne gerekçeyle olursa olsun, insanların can ve mal güvenliği, bilerek tehlike altına atılamaz. Bunun büyüğü küçüğü olmaz…
Ne yani, bahçe katında oturan kişiler, gerekli önlem alınmadı diye rutubetten muzdarip iseler, bu insan sağlığını ilgilendiren bir konu değil midir? Ya da iki yalıtım malzemesini çalan mütaeahhide göz yuman, kolonun, kirişin, demirinin çalışmasına da göz yummuş olamaz mı? Hırsızlığın, yolsuzluğun büyüğü küçüğü olmaz…

Bütün bunları bilerek makul karşılayan, sineye çeken ahaliye de bir çift lafım var…

Yaşayarak öğrenme öğrenmenin en ilkel biçimidir… Eğer aynı gemideysek, ben başkalarının ihmalinin faturasını ödemek zorunda değilim… Siz ödeyebilirsiniz…
Yaşı bir asıra yaklaşan Cumhuriyetimde hala çağdaşlaşamadık…

Kazım Taşkent Yaşadığım Günler kitabında, bizim gibi toplumlar için diyor ki, “kendi elleriyle hazırladığı tehlikeleri, yaşandığında, kaza kader diye sineye çeker.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

FERYAT

Bugün daha önce bir mevzu hakkında uzun uzun konuştuğumuz bir arkadaşınızla ayaküstü aynı mevzuyu yine konuştuk. Arkadaşınızın gözlerindeki çaresizlik beni etkiledi…
Bunda kendi payımın olabileceğini bile düşündüm.
Bilmemenin, birşeyleri düşünmeden, sorgulamadan, akıntıya direnmeden sürüklenmenin dayanılmaz rahatlığının yanında, sorgulamak, düşünmek, ve direnmek zordur, insanın canını acıtır…
Artık daha fazla konuşmamam gerekiyor diye düşündüm.
Ve eski yazılarımdan birisini kopyalayıp bu konularla uğraşmamaya karar verdim….

Birkaç yıl önceki yazılarımda bir tür “feryat” vardı.
Gerekçeler falan yazıyordum.
Şimdi sadece tarihe not düşüyorum.
Çünkü, yapılan işer atılan adımlar karşısında, akademik geleceğimden vazgeçme gibi bir bedel ödeyerek, ülkemin eğitiminden sorumlu oluşumun içinde yer almadım, koptum ve karşı görüşlerimi ifade etme dışında bu sürece bulaşmadım.
O nedenle de kendi içimdeki tutarlılığın verdiği huzur ve rahatlıkla yüreğimden geçeni dilimle kodlayabiliyorum.

Geliştiğimizi, küresel aktör olacağımızı, demokrasimizin ileri olduğunu söyleyenlerin bu ifadelerinin sadece söylemde kaldığını; hücrelerimize kadar ulaşmış o toplumsal anestezinin etkisiyle, atılan bu adımların artık kimsenin kılını bile kıpırdatamayacağını, hatta piramidin tabanında yaşamaya mahkûm edildikleri için hadiseye ekmek davası perspektifinden bakan büyük bir kitleyi (ve yaklaşan seçimlerde bunu oya tahvil etme hesabı yapan malum zihniyeti) fazlasıyla mutlu edeceğini söylemeliyim.
Ben, yaşadığımız toplumsal sorunlarda, bu sorunları yaşatanları hiç suçlamadım.
Bağışıklık sisteminiz güçsüzse, virüs bünyeyi tahrip eder. O kadar…
Çok söyledim, çok yazdım…
Ne olacak, bir kez daha yazayım.
Artık gelişmişliğin kriteri “yetişmiş insan gücüdür”. Bırakın petrolü, sadece her yıl Hac Farizasını yerine getiren insanlardan elde ettiği geliri düşündüğünüzde, Suudi Arabistan’ın gelişmiş ülke olması gerekiyor değil mi? Hacca, umreye gidenler bilir, Medine Fukarası tabiri oradan doğmuştur. Yol kenarına çökmüş boş boş bakan, dilenen tiplere gönderme yapar o söylem…

Bıkmadan usanmadan bir kez daha haykırayım

Ülkenin gelişmişliğinin belirleyicisi YETİŞMİŞ, EĞİTİMLİ İNSAN GÜCÜDÜR.
Uluslar bunu EĞİTİM SİSTEMLERİYLE gerçekleştirirler.

Bir eğitim sisteminin kalitesinin belirleyicisi dört unsur vardır
1-Programlar
2-Öğretmenler
3-Kaynaklar
4-Eğitim Yönetimi

Ama bu faktörlerin içinde bir tanesi öyle ayrıcalıklıdır ki, o kötü olduğu zaman diğerlerinin çok iyi olmasının hiçbir anlamı yoktur. Ya da, o iyi olduğu zaman, diğerlerinin yetersizliğini kapatma olasılığı vardır.

O nedenle sistemde ÖĞRETMEN NİTELİĞİ tek başına belirleyici bir unsurdur. Tıpkı ordular, karargâhlar generaller vesaireler olsa da, muharebeyi, cephede, karşısındakiyle göğüs göğse muharebeyi yapan tek neferin kazandığı gibi, eğitim işini bitirecek olan da, sınıfta öğrenciyle karşı karşıya kalarak işini yapacak olan kaliteli öğretmendir. Tıpkı generalin haritanın üstüne çizdiği ok nereye uzanırsa uzansın, arazide okun ucunu tahakkuk ettiren nefer gibi, ne kadar harika mefruşat yazılırsa yazılsın onu sınıfta uygulayacak olanın örtmenim olduğu gibi…

Diyorum, tepesine iki atom bombası atılmadığı halde, iki dünya savaşına sahne olmadığı halde, Allah’ın nimetlerini hiç esirgemeden vermiş olduğu halde, neden yurdum hala “perifer” ülkedir? Neden el alemin kapısını tırmalamaktadır? Neden başkasının pazarı, güvenliğinin bekçisi olmak zorunda bırakılmaktadır?
Çünkü gelişmiş ülke değildir.
Çünkü insanı eğitilmiş değildir.
Çünkü (açın bakın Cumhuriyet Hükümetlerinin Programlarının EĞİTİM bölümlerine) tutarlı bir eğitim sistemi yoktur
Çünkü belli bir öğretmen yetiştirme politikası yoktur.
Aşağıdakiler 10-6-1948 ile 22-5-1950 tarihleri arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan Tahsin Banguğlu’nun kendi ifadeleridir:

Milli Eğitim’de devlet politikası temin edilememiştir… Maarife particiler tarafından müdahaleler olmuştur. Bir vilayetten bir heyet gelir, falan yere lise açılmazsa bizden oy yok derler. Başbakan heyetin yanında telefon açar. Milli Eğitim Bakanına falan yere lise açınız! der… Halk tabiriyle bir müdür bir mühür açarız…

Bu da Necdet Sakaoğlu’nun bir inceleme çalışmasının sonucudur:
Seksen yıl boyunca yeterli kadrolara kavuşamamış ve kurumsallaşamamış bir mirası devralan Cumhuriyet Eğitimi, bugün de bir o kadar süre geçmesine karşın köklü atılımları gerçekleştirememiş, denenmiş doğrulara sahip olamamış, eğitimi sağlam bir temele oturtamamıştır [Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları (2003) Sayfa 153 ]

Bunlar da son on yılın Bakanlarının aldıkları eğitimler yani meslekleri
Turhan Tayan, İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi
Mehmet Sağlam, Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi
Hikmet Uluğbay, Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.
Necdet Tekin, Ege Üniv. Fen Fakültesi
Metin Bostancıoğlu, Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi
Erkan Mumcu, İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi
Hüseyin Çelik İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi
Nimet Çubukçu, İstanbul Üniv. Hukuk Fakültesi
Ömer Dinçer, Atatürk Üniv. İşletme Fakültesi’ni
Nabi Avcı, Orta Doğu Teknik Üniv. İdari Bilimler Fakültesini

Bu da, öğretmen yetiştirme tarihimizde (öğretmenlik uygulamasına gidilmemesi, Fen Edebiyat Mezunlarına tırışkadan formasyon verilmesi gibi Türk usulü diye adını koyduğumuz uygulamaların haricinde) aklı başında vatandaşlarda “Hadi ya, gerçekten mi?” dedirtecek uygulamalar:

Yedek Subay Adayı Öğretmenler (22.452 öğretmen)

1970’li yılların Eğitim Enstitülerinde 70 bin öğrenciye 50 günde öğretmenlik diploması

1974’te (bir kısmı Güzel Sanatlar ile Beden Eğitimi Spor branşlarında) mektupla yetiştirilen 46 bin öğretmen

1992’de ve sonrasında yeterli özel alan eğitimi bulunmayan ve iş arayan 150 binden çok üniversite mezununun sınıf öğretmeni olarak atanması

İçeriğini tartışmıyorum, sadece şekline bakıyorum.
Eğer bir memlekette, eğitim sistemini eğitimci olmayanlar değiştirebiliyorlarsa, uygulamada eğitim bilimciler yer almıyorsa, herhangi bir pilot uygulama yapılmadan doğrudan uygulamaya geçilebiliyorsa, yeni uygulamanın öğretmeni, kitabı, mefruşatı planlanmadığı için, bir gecede sınıf örtmenim branş örtmenine devşiriliyorsa ve bunu da memleketin üniversiteleri, eyitim bilimcileri seyretmekle yetiniyorsa, burası sözün bittiği yerdir…

Bakın hanımlar beyler, eğer bu ahali (analık babalık içgüdüdür, o nedenle iddialı biçimde EN ÖNCELİKLİ diyorum) EN ÖNCELİKLİ varlığı evladının eyitiminin ırzına geçen bu uygulamalara kayıtsız kaldıysa ve kalmaya devam ediyorsa, bugün, yıllar öncesinin şahsen kendisini hiç ilgilendirmeyen konularının hesabını sorma pozlarında açılan davalara alkış tutarken, bu mevzular kendilerini hiç enterese etmiyorsa, hadisenin açıklaması basittir.

Ahalinin kendisi eğitilmemiştir ve bugün atılan adımların gelecekteki bedellerini düşünebilecek kadar soyut işlemler aşamasına gelememiştir. İşte eyitim böyle bir şeydir.

Aynı siyasal iktidar döneminde,
Önce Fen Edebiyat Fakültelerine Formasyon dersleriyle örtmen yetiştirme hakkı veriliyorsa
Sonra bu iş olmaz deyip kaldırılıyorsa
Ardından, yok yok olur deyip tekrar olacağı müjdeleniyorsa,
bana, artık, bu ahaliye her şey müstehak demekten başka bir şey düşmez… Çok bencilce bir yaklaşımla, yaradan Rabbime şükürler olsun ki, zorunlu hizmet süremi tamamladım ve sisteme göbekten bağlı değilim, inanmadığım işleri yapmak zorunda değilim ve dahi evladım sisteme rağmen kendini kurtarabildi demekten başka…

Sizlere cümleten geçmiş olsun…

Ha, eyitim öyle bir şey ki, yetiştirilme biçiminize göre, (sorgulamadığınız, farkında olamadığınız için) önünüze konanın en iyisi olduğuna inanıp halinize şükretmeye devam edeceksiniz…
Çünkü siz ve sizin ananız babanız böyle bir sistemde yetiştirildiniz… Artık gelecek kuşakları sizden daha da iyi yetiştirecekler.
Saadetler dilemeye devam ediyorum…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HAVADİS OKUYOR VE YORUMLUYORUZ

Şu sıralar formasyonmuş, ıvırmış zıvırmış, her şeyi arkamda bırakıp sadece derslerime giriyor ve kitap okuyabiliyorum. İster istemez, önceliği “gündemi meşgul eden konulara” veriyorum…
Ve hadiseleri anlamlandırmaya çalışıyorum, aklımın erdiği kadarıyla…
Birkaç gün önce bitirdiğim kitaptan iki alıntı hadiseleri yorumlamamızı kolaylaştırıyor.
Normal şartlar altında “olmaması gerek” dediğiniz oluyorsa, bunun makul mantıklı nedenleri olmalı değil mi?

ALINTI 1
Son yerel seçimler kastedilerek;
Hatay Reyhanlı’da gelmiş geçmiş en büyük terör saldırısı oldu, 53 kişi öldü, Reyhanlı’da AKP kazandı…
Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan Antakya’da toprağa verildiler, Antakya’da AKP kazandı…
Hopa’da HES’lere karşı mücadele veren öğretmen Metin Lokumcu biber gazıyla öldürüldü, Hopa’da AKP kazandı…
Zeytinburnu’nda ruhsatsız maytap fabrikası patladı, belediyenin ihmali yüzünden 21 kişi öldü, Zeytinburnu’nda AKP kazandı…
Küçükçekmece’ye bağlı İkitelli Halkalı’da, taşan Ayamama deresi, çarpık yapılaşmayla sıkıştırılan evlerde 31 kişinin boğularak ölmesine neden oldu, Küçükçekmece’de AKP kazandı…
Elazığ Kovancılar’daki deprem, hala kerpiç evlerde oturan 51 insanımızın canına mal oldu. Kovancılar’da AKP kazandı…
Sarımsağı Çin’den ithal eder hale geldik, Kastamonu Taşköprü’de AKP kazandı…
GDO’lu ithal pirinç yemeğe mahkûm edildik, pirinç denince ilk akla gelen Tosya’da AKP kazandı…
İsrail’e “van minuts” diye posta koyarken, İsrail’i korumak için Malatya Akçadağ Kürecik’e radar kondurdular, Akçadağ’da AKP kazandı…
Bakan Erzurum Pasinler’de vatandaşa, “beni görünce sevindiğini göstermek için takla at” dedi, Pasinler’de AKP kazandı…
“Ölüm madencinin kaderi, güzel güzel öldüler” denilen, taşeron katillerinin sembolü Zonguldak Kozlu’da AKP kazandı…
Balıkesir Dursunbey’de grizu patladı, 17 işçi öldü, Dursunbey’de AKP kazandı…
Samsun Canik’te dere yatağına kondurulan TOKİ binalarında 13 insanımız boğuldu, Canik’te AKP kazandı…
Konya Taşkent’e bağlı Balcılar Beldesinde, ruhsatı, deprem raporu, itfaiye raporu, eğitim izni, yurt izni olmayan “komple” kaçak bina çöktü, 18 insanımız hayatını kaybetti, Taşkent’te AKP kazandı…
Kütahya Simav’da deprem fırtınası oldu ancak Suriyelilere verildiği için çadır yoktu, 35 bin insan sokaklarda sefil oldu, Simav’da AKP kazandı…
Kocaeli Dilovası’nda sanayi atıkları nedeniyle kanser patlaması yaşandı, Belediye Başkanı bu gerçeği bilimsel verilerle ortaya koyan profesöre “şarlatan” dedi, Dilovası’nda AKP kazandı…

ALINTI 2
Aile Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 11 milyon 454 bin “muhtaç insan” yardım alıyor. Halka 30 milyar lira dağıtılıyor.
3 milyon 100 bin aile yaşlı maaşı, engelli maaşı gibi adlar altında “maaş” alıyor.
Eşi vefat eden ya da geliri olmayan kadınlara para ödeniyor.
2 milyon 600 bin aileye kömür veriliyor.
Ve bunlar belediyelerin verdiklerinin dışında “devlet” yardımları…

SONUÇ VE YORUM
Davranış bilimlerinde, işin merkezinde, istenen davranışı, beklenen davranışı sergiletme vardır. “Öğrenme” derken kastedilen, “öğretilen” yani “sergiletilmesi istenen davranışı” ortaya çıkarabilmedir.
Öğrenme kuramları söz konusu olunca mesele çoğu kez Pavlov ile başlar. Aslında çok doğru ve işlevsel bir kuramdır, meseleleri gayet güzel açıklar, bazı kişiler için iticiliğinin, basite alınışının sebebi, sadece, organizmanın “it” malzemenin de “et” olması, zaman zaman benim de dillendirdiğim gibi meselenin bir “it ve et meselesi” şeklinde zikredilmesidir.
Ben size zaman zaman öğretmenlik tüyosu olarak, öğrencilerinizin öğrenmelerini sağlamak istiyorsanız, her ne öğretiyorsanız, onu öğrenenin bir ihtiyacı, onun için anlamlı olacak bir şey ya da ilgisini çekecek bir şey haline getirin, önüne koyun, gerisine karışmayın, bakın öğrenme kendiliğinden gerçekleşecektir demiyor muyum?
Eğitim psikologları, “ödül” ve “ceza”nın öğrenme ortamlarında çok önemli iki araç olduğunu söylemiyorlar mı?
Maslow piramitten söz ederken, sıralı ihtiyaçların bir aşaması karşılanmadan, giderilmeden, sonraki ihtiyaçlar hissedilmez bile demiyor mu?
Zaman zaman sıkıştığınızda, ihtiyaçlar beklentiler çakıştığında, önce (sizin için öncelikli olanı kastederek) “can” sonra “canan” demiyor musunuz?
Birinci grup alıntılar ne kadar şaşırtıcıysa, ikinci grup alıntılar da o oranda hadiseyi açıklamakta…
Bu hengâmede, millet malı götürürken, bal tutan parmağını yalarken, insanlar görse de, kaybedecekleriyle kıyasladıkları zaman tercihlerini kendi önceliklerine göre yapıyorlar.
12 Eylül’de Evren’i delicesine şakşaklayanların, devir değiştikten sonra neler söylediklerini bilen birisi olarak diyorum ki, eğer yarın bir gün bu derenin suyu kesilirse sen bak o zaman şenliğe…
Çünkü devir değişir, lakin ahalinin mayası kolay kolay değişmez.

Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el Hadramî veya kısaca İbn-i Haldun’un hakkını teslim edelim. Coğrafya kaderdir…
Avrupa’da olsaydınız, bir hediye kol saatinin hükümet devirdiğine tanık olurdunuz…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

EYİTİMİN KALİTESİ SÜREKLİ FALAN….

Üniversitemizin Internet sahifesindeki duyuruya göre, Uludağ Üniversitesi Akademik Değerlendirme ve Kalite Geliştirme Kurulu (UÜ-ADEK) tarafından, Program yöneticilerine sürekli iyileştirme çalışmalarında yardımcı ve yön gösterici olmak üzere “UÜ EĞİTİMDE SÜREKLİ İYİLEŞTİRME REHBERİ” hazırlanmıştır. Bunun konuşulacağı bir “eğitimde sürekli iyileştirme toplantısı” düzenlenmiş.

Tam da Pedagojik Formasyonun, eğitimin ta göbeğindeki öğretmenlerin yetiştirildiği konsantre programın, birinci perdesinin bittiği günlerde.

Ben de konfeksiyon atölyesinde son ütücülük yapan bir zat olarak, bir değerlendirme yaptım. Kimsenin bir tarafında değil benim değerlendirmelerim kuşkusuz, lakin ben sadece tarihe not düşüyorum

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu alana bulaştığım için kendimi çok şanssız addediyorum. Keşke başka bir alan okusaydım… Tıp, hukuk, mühendislik gibi alanlarda, bu alanın diplomasını taşımayan, sertifikasyonla çalışan bir kişi yokken, öğretmenlik alanı hep istismar edilen bir alan olmuş, hiçbir zaman başlı başına bir uzmanlık alanı, bir meslek olamamıştır. O nedenle sosyal medyadaki profilimde “örtmen konfeksiyon atölyesinde son ütücü” derken kalben inandığım bir gerçeğe gönderme yapıyorum…

Elimde bir kitap, Ahmet Yıldız’ın editörlüğünü yaptığı ÖĞRETMENLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ. Yaşanan rezillikleri sayfa sayfa anlatıyor. Lakin alan satan razı olduğu için bize halt etmek düşüyor…

Ben bizim eyitimcilere sordum birkaç kez, bu, bizim söylemlerimizle taban tabana zıt süreçte neden yer alıyoruz, neden direnmiyoruz? diye. (Cevap belli de, (taksimetre çift yazıyor) ama zahiri bir cevap vermek lazım, diyorlar ki, “biz bıraksak başkaları bizden daha mı iyi yapacak?

Ancak, BU İŞİ BAŞKALARI DAHA MI İYİ YAPACAK söylemiyle mantığa büründürdüğümüz son sıkıştırılmış olarak yapılan hafta sonu sürecinde;

1-Bazı dersler bazı öğretim elemanlarınca ilk kez verildiği için, derslerde olması gerekenler değil, öğretim elemanlarının kendilerini yetkin hissettikleri alanlara ilişkin konular verilerek, programın amaçlarından kısmi sapmalar yaşanmıştır.

2-Öğrencilerin iki hafta gözlemleyerek benimle paylaştıkları bir ders, neredeyse tüm dönem boyunca sadece birinci yarısı yapılarak tamamlanmış, bu konu emsal teşkil ederek hem bazı duyarlı öğrencileri, hem de aynı taleplerle bana gelen öğrenciler nedeniyle, beni rahatsız etmiştir. Bu da, normal şartlar altında, öğretmen yetiştirme programlarında 3 saat olan, ancak sertifika programında bir saati azaltılan dersin, yapılması yerine GEÇİŞTİRİLDİĞİ izlenimini oluşturmuştur.

3-Yukarıdaki konunun yönetimce biliniyor olmasına rağmen, son ders haftasında da 4 grubun dördünde de ikinci yarının yapılmadan dersin bitirilmesi, hem yönetimin bu konuda yapabileceği bir şeyin olmadığını, hem de “başkaları bizden daha mı iyi yapacak” söyleminin doğru olmayabileceğini göstermiştir.

4-Bir oturumu 4 saat olan programda, pek çok derste ilk hafta tanışma, bir hafta da sınav nedeniyle, süresinin %30’a yakın bir kısmı baştan feda edilerek sürenin çok da önemsenmediği algısı oluşturulmuştur.

5-YÖK tarafından derslerin yürütülmesinde üniversitenin yönetmelik hükümlerinin geçerli olduğu açıkça belirtilmesine rağmen, derslere devamı belirleyen hüküm aksine, devamsızlık süresinin aşıldığı bir zamanda programa öğrenci kabul edilerek, uygulama hukuksuz ve gayrı ciddi bir hale sokulmuştur.

6-Hem ara sınav gözetmenlerinin ilanı esnasında, hem de mazeret başvurusu kabul edilen öğrencilerin mazeret sınavları öncesinde, bir önceki günün gecesi saat 23.00’te e-posta ile güncellemeler yapılmış, bu da yönetimin süreçleri planlamada yeterli olmadığını ya da değişikliklere zamanında reaksiyon gösteremediğini ortaya koymuştur.

7-Saat başına ücret ödenen bazı sınav gözetmenleri, sınav evrakı zarfının üzerindeki yazılı yönergeyi, kendilerine bizzat “sınavı başlatmadan mutlaka okuyun” dememe rağmen okumamışlar, birkaç derslikte planladığım sınav uygulamasında sorun yaşanmasına neden olmuşlardır. Bir sınav gözetmeni, altında adı soyadı ve teslim ettiği kağıt sayısının yazılı olan sınav tutanağını imzalamadan bırakıp gidecek kadar işini gayrı ciddi şekilde yapmış, ardından koridorda peşinden öğrenci koşturarak tutanak imzalatılmıştır.

8-Bazı öğretim elemanlarınca derslerde sarf edilen bazı söylemler, pek çok öğrencide “sertifika programında başarısız olunmayacağı” algısını oluşturmuş, makul sayıda öğrenci de bana bunun doğruluğunu sorma ihtiyacı hissetmiştir.

9-Bu programda iki farklı grupta karşılaştığım sahte imza / yerine imza attırma olaylarındaki artış, öğrenci seçiminde herhangi bir kriterin olmayışının öğrenci profiline yansıdığını da göstermiştir.

Bu şartlar devam ettiği müddetçe, bu programda ders vermenin benim için “öğretmen adayı yetiştirme” olan anlamının, “İÇİNDE YER ALMAYI KENDİME YAKIŞTIRAMADIĞIM, ZAMAN DOLDURULUP PARA KAZANILAN VE ÇİZGİMLE UYUŞMAYAN BİR SÜRECE” dönüşmesi nedeniyle, koşullar düzelmediği müddetçe bu programda ders vermek istemediğimi, bu konuda ders vermeyi isteyen pek çok gönüllü bulunabileceği için de bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini cümle alem bilsin isterim…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HATTA MAVİ KAPAK OLSUN…

KAPAKPROF. DR. B. GÜLTEKİN ÇETİNER’İN ENGELLİ TV ADLI INTERNET SİTESİNDE YAYINLANAN YAZISI.

Doğa ve insanlara çok zararlı olan pet şişeler toplanmıyor da, neden kapakları toplanıyordu.
Bu mavi kapaklar çok mu kıymetli idi.
Hayır.
Pet şişe üreticileri, ürettikleri bu zararlı maddeyi toplamak ve dönüştürmekle yükümlü idiler.
Ama bunları toplamak, biriktirmek ve dönüştürmek hem masraflı hem de zordu.
Bu kadar zahmete girmektense, bürokrat ve politikacılarla kol kola girdiler ve bir çare buldular. Pet şişe kapağını toplayan, aynı miktar şişeyi toplamış sayılacaktı. Öyle ya, ellerinde kapak olduğuna göre, elbette şişesi de vardı !.
Peki bu kapaklar kime toplatılacaktı.
Burada ikinci bir oyun devreye girdi. 500 kilo kapak getirilmesi halinde, özürlülere bir adet tekerlekli iskemle verilecekti.
Böylece hayırsever halkımız, kandırılarak çöpçü gibi kullanıldı.
Tekerlekli iskemlede payımız olsun diye düşünen insanlar; ceplerine, çantalarına, ev ve iş yerlerine doldurdukları mavi kapakları, daha büyük toplama ünitelerine attılar. Kapaklar buradan üreticiye gitti. Üretici bu kapakları “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na” göstererek, aynı miktar pet şişe topladığını beyan etti. Hem cezadan kurtuldu, hem de teşekkür aldı.
Oysa tek bir şişe bile toplanmamıştı.
Denizler, göller, akarsular, yollar, parklar, bahçeler pet şişeler ile dolmuştu ama ağızlarında tek bir kapak yoktu.
Üretici, fabrikatör-akıllı iş adamı, çakma piyasadan aldığı en ucuz ve sağlık için zararlı birkaç tekerlekli iskemleyi, basın huzurunda vererek bir övgü de buradan aldı.
Bu yazımız ardından çok yorum aldık: Pek çok kişi, kullanıldıkları için üzgündü. Üstelik bu kullanılmaya özürlüler de alet edildikleri için iki defa üzgündüler. Bu şekilde bir kullanılmaya araç olarak kullanılan bürokrat ve siyasiler hakkında hiçbir işlem yapılmadığı için bir kez daha üzgündüler. Kimbilir, nerede ve kaç defa daha kullanıldıklarını, aldatıldıklarını düşündükleri için de kızgındılar.
Ama bir kesim daha vardı ki, yazılanları ciddiye almıyor, inanmıyor ve eski görüşlerinde direniyorlardı. Bu kişiler ya çok “iyi niyetli” ya da “niyetsiz”diler.
İşte bu yazı onlar için yazıldı;
Eski yönetmelik yürürlükten kaldırılarak, 24.8.2011 gün 28035 sayılı Resmi Gazete’de bir yönetmelik yayınlandı.
Adı “Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği” idi.
Yeni yönetmeliğin 4. maddesinde “nelerin ambalaj ve nelerin ambalaj atığı” olduğunun “Ek.1 sayılı cetvelde” gösterileceği yazılı idi.
“Ambalaj Tanımına İlişkin Örnekler” başlıklı Ek:1 sayılı cetvelin, 1. maddesinde “Ambalaj ve atık olarak kabul edilen maddeler” sayılmıştı.
Bunların arasında aynen şu madde vardı : “Su, maden suyu, meyve suyu, şampuan, deterjan ve benzeri ambalajların kapakları”
Yani yalnızca “kapak” ibaresi vardı, kapağın ucunda olduğu şişelerin ismi geçmiyordu, yönetmelikten çıkarılmıştı ve “kapak toplamak” yeterli idi.
Halkı kandırmak ve dümenini yürütmek bu kadar kolaydı.
İşte böyle yönetiliyor, böyle kandırılıyorduk.
Bu yazımız da hala ayılmayanlara “kapak olsun!”

Prof. Dr. B. Gültekin Çetiner

ek

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın