KONUMUZ MEFRUŞAT

Yurdumun Eğitimcilerinin dillerinden düşürmedikleri bir mefhumdur MEFRUŞAT. Telif hakkı Cem Yılmaz’a aittir bu benzetmenin, hakkını yemeyelim. Ama ben de derslerimde çok kullanıyorum. Hatta Hüseyin Bey (Çelik) Maarif Vekiliyken, bir akşam katıldığı Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu Programında, “müfredatı değiştirdik, müfredatı şöyle yaptık, müfredatı böyle yaptık” diye anlatırken, ben de telefonla yayına bağlanmak için yırtınmıştım da, bağlamamışlardı. İçimde kaldı, kısmet bu güneymiş…
Dervişin fikri neyse zikri de odur” diye atalarımızın yıllar öncesinden bildiklerini bildiğimiz ama bize yeni bir bilimsel bulguymuş gibi anlatılanlara göre, “dil ve zihin” arasındaki karşılıklı ilişkiler nedeniyle dil zihni çerçeveler. Gerçekten de kritik yaşa gelene kadar somut uyaranlar ağırlıklı ve (rahmetli Donald Hebb amcaya göre) bunun sonucunda beyinde hücre kümeleri arası bağlarla oluşan öğrenmelerimiz, daha sonra soyut uyaranlarla gerçekleşiyor. Şöyle bir dikkatlice düşündüğümüzde, öğrendiklerimizin çoğunu, örtmenlerimiz anlattılar, kitaptan okuduk. Ama aracı hep “dil”di…
İşte dil böyle bir şey. Düşündüğünüzü dilinizin elverdiği kadar ifade edebilirken, bir süre sonra da dilinizin el verdiği kadarını düşünmeye başlıyorsunuz. İnanmazsanız bir NLP’ciyle konuşun da size anlatsın, nasıl dil aracılığı ile zihin programlanıyormuş da insanlar programlandıkları gibi davranıyorlarmış…

Bu kıssanın payımıza düşen hissesi de şu ki, konuştuğumuz gibi düşünüp, düşündüğümüz gibi davranıyor olmamız kuvvetle muhtemel.

Müfredat, öğretim süreçlerinde öğrenenlere sunulan bilgi demektir. Eğer bir kitabın içindekiler sayfasında yazanları, üzerinde ayların yazılı olduğu boş bir kağıda, her ayda bir kısmı olacak şekilde paylaştırırsanız nur topu gibi bir müfredatınız olur. İşte ben buna mefruşat diyorum ve şey geçiyorum. (Dalga, haya, ne uyarsa…)

Neden mi, çünkü bilgi tek başına bir araçtır. Öğretimin nihai hedefi, (ne olur ip atlama, Yalova’ya kürek çekme gibi kas ve iskelet sistemimizin görünen eylemleri ile sınırlamayın şunu) davranış (ki, organizmanın açık örtük, gözlenen gözlenemeyen, her türlü etkinliğidir, TEPKİSİ değil) değişikliğidir. (İdealinin davranışın altındaki değere müdahale etmek olduğunu da söylüyorum her yerde…) Bilgi ise davranış değişikliği değildir. Bilgi davranış değişikliğini gerçekleştirmede kullandığımız bir araçtır, evet sadece bir araçtır… Adama bir dilekçe yazımında dikkat edilecek hususları anlatabilirsiniz, noktalama işaretlerini saydırabilirsiniz, ama GANO’suna itiraz için yazmaya çalıştığı komik metinlere bakınca, bilgi vermenin tek başına bir işe yaramadığını görebilirsiniz. Bir zamanlar, sigorta değiştiremeyen elektrik mühendisi örnekleri verilirdi…

Şimdi, müfredat yazar, müfredat konuşursanız, müfredat düşünürsünüz. Bir süre sonra da müfredat uygularsınız. Yani çoluğu çocuğu bilgi küpüne çevirip bilgiyle doldurmaya çalışırsınız. BU ÇOLUK ÇOCUĞUN O BİLGİYİ NEDEN ÖĞRENDİĞİNİ, NE SORGULARSINIZ, NE DE BU GARABETİN ÇÖZÜMÜNÜ AKLINIZA GETİRİRSİNİZ. Ve sonuçta, (mevcut durumun gösterdiği gibi) her haltı bilen ama hiçbir halt edemeyen bir nesil yetiştirirsiniz…

Peki ne yapacağız?
Önce, müfredata “mefruşat” diyeceğiz, ve işlevini muhabbetlerimizin mezesi olmaktan öteye götürmeyeceğiz. Yerine de “program” ya da daha uzun adıyla “öğretim programı” diyeceğiz.

Öğretim programının mefruşattan farkı ne ola ki?
Öğretim programı, eğitim, öğretim yapmak için uygulanır. Eğitim yapmak isteyen örtmen bilir ki, sınıfta ne yaparsa yapsın, ne anlatırsa anlatsın, ne gösterirse göstersin, eğitim öğretim adına yapabildikleri, öğrenenlerde oluşturacağı davranış değişikliği ile sınırlıdır. Gerisi laf-ı güzaftır.

O zaman öğretmen önce şu sorunun yanıtını verecek.

İş bittikten sonra, sınıfımdaki bu dümbükler,
Neleri bilmezken biliyor olacaklar? (Biliş)
Neleri yapamazken yapabiliyor olacaklar? (Beceri)
Duygularında, olaylara bakışlarında ne tür değişiklikler olacak? (Tutum)
Bu soruların yanıtları, öğretimin amaçları olarak adlandırılır. Programın birinci ögesi AMAÇLARDIR. Bunlar, doğru olarak belirlendiğinde, açık ve net biçimde “öğrenenin performans olarak sergileyebileceği bir tarzda” baştan ifade edildiğinde; tüm süreç boyunca, öğretimi gerçekleştiren kişiye rehberlik ederler. Amaç belirleme, (bilgi için bilişsel, beceri için devinimsel, tutum, değer ve duygu için duyuşsal olmak üzere) değişik alanlarda ve her bir alanın (basitten karmaşığa, kolaydan zora doğru aşamalı biçimde yapılandırılmış) değişik adımlarında olacak şekilde gerçekleştirilen karmaşık ve önemli bir işlemdir. Demek ki program uygulamak öyle kolaycacık bir iş değilmiş.

Herhangi bir amacın gerçekleştirilmesinde örtmenimin kullanacağı bilgi, ikinci ögeyi, İÇERİK ögesini oluşturur. “Değişkenler arası ilişkiyi kavrama” gibi bir amacın kazandırılması için, ortak iş görme problemleri kullanılabileceği gibi, havuz problemleri de kullanılabilir. Aynı amaç için, değişik harcama kalemlerinin kontrol edildiği bir işletme üzerine kurgulanmış bir bilgisayar oyunu da içerik olabilir. Bu öge hakkında bilinmesi gereken en önemli nokta, daha önce de zikrettiğim gibi, içeriğin bir araç olduğu, içeriğin öncelikli işlevinin amaçları gerçekleştirmek olduğudur.

Amaçlarını belirlemiş, bu amaçları gerçekleştirmek için uygun içeriğini seçmiş örtmenimin soracağı şu sorunun yanıtı da, üçüncü öge olan SÜREÇ ögesini oluşturur: ‘Başta belirlenen amaçları gerçekleştirmek için, seçtiğim içeriği kullanacağım derste, hangi yöntemleri, hangi teknikleri kullanmalıyım?’ Sınıf içinde öğretimi gerçekleştirirken sıklıkla başvurduğumuz “anlatım” tek seçenek değildir. Dersin amaçlarına göre, seçilen içeriğe göre, sınıf mevcuduna göre, eldeki fiziksel olanaklara göre uygulanabilecek değişik yöntem ve teknik seçenekleri vardır.

Amaçlarımı gerçekleştirmek için seçtiğim içerikle, kullandığım yöntem ve tekniklerle sürdürdüğüm derste, hangi amaçları, ne oranda gerçekleştirebildim?’ Gerçekleştiremediklerimi de neden gerçekleştiremedim? şeklinde, örtmenimin soracağı bu soruların yanıtının verilebilmesi için yapılacak işlemler de, dördüncü ögeyi, programın DEĞERLENDİRME ögesini oluşturur.

Eğer bir öğretmen öğretimi ÖĞRETİM PROGRAMINA GÖRE yaparsa,
1-Öğretimin sonunda öğrencilerde oluşturacağı DAVRANIŞLARI, KAZANIMLARI, öğrenci performansı olarak, öğrencinin yapabileceği İŞ olarak tarif eder ve BUNU GERÇEKLEŞTİRMEYE ÇALIŞIR. Sonuçta da, bilip boş boş konuşan değil, İŞ BİTİREN CANAVARLAR yetiştirir.
2-Bilginin araç olduğunu bilir ve sadece araç olan bilgiyi, gereksiz biçimde ezberletmek yerine, amaçları gerçekleştirmek için, işlevsel bir biçimde, öğrenen için anlamlı olacak şekilde sunar. Bilen de, neyi neden bildiğini bilir, gereksiz bilgi hamallığı kompleksine kapılmaz, öğrenmekten sıkılmaz.
3-Bilgiyi kullanarak davranış değişikliğini, sistematik bir biçimde, en uygun yöntem ve tekniklerle yapar. Örtmeni “bildiğini anlatan varlık” tanımından kurtarır. Yaparak yaşayarak keyf alarak öğrenen bireyler yetiştirir.
4-Yaptığı işi değerlendirir, vardığı sonuçları yaptığı işe yansıtarak, hem kaynakları rasyonel kullanır, hem de hızlı biçimde gelişir.

Örtmen, işini mefruşat mantığıyla yaparsa,
Ne anlatacağını listeler…
Anlatır
Anlatır
Anlatır
Sonunda bir kağıda üç beş soru yazar ya da bir dergiden bir test fotokopyası çektirir, çocukların önüne atar….

Çocuklar da, ne, ne öğrendiklerini bilir, ne de neyi neden öğrendiklerini

Ertesi hafta, gariplerime, “Geçen hafta ne öğrendiniz?” diye sorunca da melul melul bakarlar yüzünüze…

Bu son cümle tanıdık geliyor mu size?

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s