BİR MEKTUBUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Rahle-i Tedristen geçen en taze öğretmenlerden birisinden, memleketin taa öbür ucundan duygu yüklü bir mesaj geldi…
Her ne kadar ona işin duygu kısmından söz etmediysem de, duygulandım açıkçası. Ben de maalesef bu arabesk coğrafyanın ekmeğiyle suyuyla büyümüş, havasını solumuş, insanıyla uğraşmış bir adamım.

Ama bu mesajın, duygu yoğunluğunun gölgelediği “satır aralarını” da okumak lazım…

Ayağında yırtık çoraplar, parçalanmış ayakkabılar, incecik hırkalarla karın ortasında şaşkınca bakan sümüklü çocuklar…

Koyun güttükleri için okula gelmeyen çocuklar… (Öğretmenime rastlamamış, parmak kadar çocukken kart adamların koynuna atılan çocuk gelinler de okula gidemiyor)

Bu sahnenin içinde, okuldaki güvercin pisliklerini, cam kırıklarını temizleyen, GSM reklamındaki gibi tezekle soba yakmaya çalışan, bir hemşire gibi yaraya pansuman yapan ve uzun elektrik kesintilerinde dünya ile iletişimi kopan bir İngilizce öğretmeni…

Yeni bir Cumhuriyet kurarsınız 23 misali, yokluktan harpten çıkmışsınızdır, elde avuçta yoktur, o zaman okuldaki öğretmenin hem okulun hademesidir, hem bekçisi, hem de hemşiresi… Arkadaşlarıyla maaşlarından ayırdıkları üç beş kuruşu kağıda kırtasiyeye yatırmaları normaldir…

Lakin büyüme rakamlarının hararetli hararetli tartışıldığı, kişi başına düşen gelirin bilmemkaç dolara ulaştığının övünülerek anlatıldığı, makul bir ev fiyatındaki makam araçlarının bedellerinin abartıldığının söylendiği, sarayımızın aylık elektrik tüketiminin 700 bin lira olduğunun konuşulduğu ve dahi Cumhuriyetimin yaşının bir asıra ramak kaldığı, şu son günlerini yaşadığımız 2014 yılının Türkiye’sinde, “bir öğretmenimin düşürüldüğü halleri, öğretmenimin fedakârlığına övgüler düzerek görmek” bana rasyonel gelmiyor artık…

Mesela Finlandiya’da, Norveç’te, Almanya’da, Kanada’da, Japonya’da göremezsiniz bu türden manzaraları… Ki üzerinde yaşadığımız bu coğrafya, iki dünya savaşının tahribatını yaşamamış, üzerine iki atom bombası atılmamış ve tabiatın her türlü nimetinin ganimet olduğu bir coğrafyadır…

O saydığım memleketlerde, insanlar piramidin tabanında dolaşmadıkları için, somut işlemler dönemine takılıp kalmadıkları için, yarın biçeceklerinin bugün ektikleri olduğunun bilincinde oldukları için “eğitime” özel bir anlam yüklerler. Geleceğe yatırımın en önemli aracının “yetişmiş” insan gücü olduğunun farkındadırlar. Sorgulayan, düşünen, öngören insanların oluşturduğu toplum düzeninin mutluluğun ve refahın ön koşulu olduğunu bilirler. Demokrasi denen rejimin, belli bir kültürel olgunluğun üzerine oturtulduğunda bir “fazilet” rejimi olduğunu, aksi takdirde (bunu bir araç olarak kullananların kendi refahları için ahalinin geleceğini ipotek altına alacakları) bir rezalet rejimine döneceğini bilirler ve bildikleri için yöneticilerine “tapmak” yerine denetlerler…

Ben, coğrafyanın, üzerinde yaşayanların genetik yapılarını da etkilediğine inanıyorum.
Bu coğrafyadan neden Nobelli bilim insanları çıkmaz, bu coğrafyada neden ülkeler birbirlerini yer, neden savaşlar eksik olmaz ve bir kan gölünü andırır, bir düşünün…

Kazım Taşkent’in dediği gibi, biz şarklıyız. Ama buradaki “doğulu” ifadesini bir kültür, bir felsefe olarak düşünün. Yoksa, Japonya çok daha doğuda…

Taşkent’in saptamalarını okuduktan sonra bir düşünün bakalım, ne kadarı tanıdık gelecek…

Doğulu için yarın ve yarınlar yoktur, sadece yaşadığı güne bakar. Kendi hazırladığı tehlikeyi “kaza, kader” diye sineye çeker. (Ve sürekli aynı hataları yaparak bedeller öder) Doğulu için yasalara karşı çıkmak “tehlikeyi göze almaktır”, ayıp işlemek ise örf ve adetlere karşı çıkmak yani kötülüktür. Doğulu eser vererek değil, başkalarını, özellikle de kendine karşı olanları kötülemekle kişilik kazanmaya çalışır. Başkalarını aldatmaya çalışırken, kendini aldattığının farkında olmaz (bu yüzden şark kurnazlığı diye bir söylem vardır). Doğuda yalan dolan bir meslek ve sanattır. İhtiyaç duyduğu şeyler ya da zevki için yarınlarını harcamaktan çekinmez. Bir konuda üstünlüğü kabul edilirse, artık kendini her konuda üstün görür. Doğuluya “eleştir” deyin, hayran kalırsınız, “yap” deyin, düş kırıklığına uğrarsınız. Doğulu sizden bir şey isteyecekse, üstünlüğünüzü göklere çıkarır, ama size bir şey verecekse, üstünlüğü kimseyle yarışsın istemez.” Liste uzun, meraklısı KazımTaşkent’in, Yapı Kredi Yayınlarından, Yaşadığım Günler kitabına baksın)

Bu coğrafyadaki bir ülkede, görülmemiş bir fırsat çıkmış insanların karşısına.

Aslen Selanik’li olan birisi, acaba demiş, yüzyıllardır tebaa olmuş, savaşlara yollanmış, bırakın yönetimde pay sahibi olmayı, bu konu aklından bile geçirilmemiş insanları, “vatandaş” sayıldıkları bir rejimde, aklın ve bilimin rehberliğinde, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşatabilir miyim?

Zordur alışkanlıklardan vazgeçmek. Hatta Nietzsche’nin dediği gibi, inanmak (ki daha kolayıdır) isteyerek vazgeçmektir bilmekten. Ne yapacağınıza nasıl yapacağınıza karar veren bir efendiniz varsa, sizin yerinize düşünüyorsa, daha kolaydır itaat etmek…

Bugün, “bir yere kadar” olduğunu anlıyoruz, Sarışın Kurt’un yapabildiklerini…
Her rejim kendi varlığını koruma içgüdüsüyle davranır tıpkı canlı organizmalar gibi. Kendi rejimine bağlı bireyler yetiştirirken bunu eğitim sistemiyle yapar. Hatta derslerde okuturlar bunu, “eğitimin siyasal işlevlerinden birisi” diye…

O genler izin vermiyor öğretmenimin Norveç’teki, Japonya’daki gibi bir öğretmen olmasına. O genler kolayına kaçıyor. Yarın ve yarınları yok, sadece yaşadığı güne bakıyor, “kaza, kader” diye sineye çekeceği tehlikeleri kendisi hazırlıyor. Yasalara karşı çıkmayı, çıkarları için yasa yapmayı, vicdanına göre değil, ideolojisine göre karar veren hakimler yetiştirebilmeyi marifet sayıyor.
Tarihini dizilerden, güncel konuları çeşitli TV’lerde tartışma programı diye gösterilen kurgulamış tiyatrolardan veya “gazete” diye maliyeti holdinglerce karşılandığı için 3,5 kuruşa satılan bol sayfalı, maç yorumlu, çıplak kadın resimli kâğıt tomarlarından öğreniyor. Kararını farklı verilerin analiziyle değil, doğruluğuna iman ettiği köşe yazarlarının, arkadaşlarının söylemleriyle veriyor.

Ve bu tabloda, sorumluluğumuz olduğunu düşündüğüm biz…
Akademisyen taifesi…
Toplumsal değişimin, gelişmenin öncüsü olacak Üniversiteler…
Memleketin eğitim sistemi değiştirilirken, bilim insanı olmanın gerektirdiği “doğru bildiğini söyleme sorumluğunu” zerre kadar hissetmiyoruz…
Bundan daha elimi ve vahimi, ideal sınıf mevcudunu anlattığımız dersi 80 kişilik gruplarda vererek, bir yandan öğretmen eğitiminin önemi hakkında makaleler yazarken, konferanslar paneller düzenlerken, diğer yandan mesleğin, son ütücülük, overlokçuluk gibi sertifikasyona indirgenmesine katkı getirerek, akla ve vicdana küfreder gibi davranıyoruz.

Bir tiyatro oynanıyor ortalıkta…
Senaryosu belli.
Yüz yıldır oradaki okullara hiç mi öğretmen gitmedi? O sınıflara hiç müfettiş girmedi mi? Bilmem kaç iktidardır, bakanlığa yaşananlar hakkında hiç rapor gitmedi mi?
Yıllardır, iktidarıyla, ana ve yavru muhalefetleriyle, demokrasicilik oynayanlar, bu oyunu bu güne kadar getirebildilerse, biliniz ki ahaliyi eğitmedikleri, daha da açıkçası EĞİTMEK İSTEMEDİKLERİ için getirebildiler…

Bizlere yazan genç öğretmenimin nerede hangi koşullarda çalışacağı sır mı?
Ben öğretmen adaylarına “Desuggestopedia” dan, “discontinuous modifier”dan bahsederken, sadece bilmemne Anatolian Very High School’da çalışacak İngliş Tiyçır’larını değil, bu gençleri de düşündüğümde, yüreğime saplanan acıyı kimselere anlatamıyorum.

Yaşamda karşımıza çıkan her yol ayrımı, bir önceki tercihimizin sonucudur…
Yüz yıl kadar önce çıkmış bir fırsatı muhtemelen yapısına uymadığı için değerlendirmiyor sayın ahalimiz. Herhalde postmodern bir bakış açısıyla, hukukun üstünlüğünü, aklın ve bilimin rehberliğini, bir avuç kravatlı bürokratın ahalinin üzerinde tahakkümü olarak lanse edip, Cumhuriyeti anlatırken yanlı davrandığı gibi, özlemini duyduklarını da “ecdadımız” diye yanlı bir şekilde anlatıp, yüzünü doğuya, geçmişine dönüyor…

Ecdadımız, seferde bağdan kopardığı üzüm dalına parasını asarken, padişah efendimiz saray oğlanlarıyla çadırda halvet de oluyordu. “Cennet anaların ayağı altında” diye kadın yüceltilirken, “kadınlar arasında saliha (dinin emir ve yasaklarına uyan, iyi ahlak sahibi) kadın, yüz tane siyah karga arasında alaca karga gibidir” sözlerinden bahsedilmiyordu (Taberani, Ebu İmame’den, Ahmed Ömer bin El-As’dan sahih senet ile rivayet)

BİLEREK TERCİH YAPIYORSANIZ SAYGI DUYULASIDIR…
SORGULAMADAN, BİLMEDEN TERCİH YAPIYORSANIZ, ÜZÜLÜNESİDİR…
Ağır gelmesin, ACINASIDIR…

Meselenin özü şudur ki, eğitimin açmazı, çözümünün gene eğitim olmasıdır.
Eğer eğiticiler eğitimden nasibini almış olurlarsa, bir umut, eğitimde düzelmeler olabilir.
Ama eğiticileri bilerek eğitmiyorsanız, yaptığınız uzun vadeli bir planın parçasıdır…

Ahalime saadetler dilemeye devam ediyorum…

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s