ONLAR Kİ…

Düşünüyorum bir süreden beri…
Aklımın erdiği pedagojik ilkeleri, kendi kültürümden koparmadan sınıfta uygulamaya çalışırken; olması gerekenle çocukların istedikleri arasındaki farkı kapatmak için yaş olarak açılan mesafeyi davranış biçimi olarak kapatmaya çalışırken (ve bu yüzden sınıfta çocukla çocuk olup, onların beğendiği, sevdiği, ilgilendiği ama benim için yılların ötesinde kalmış) esprilerle, mizahi unsurlarla dersi monotonluktan kurtarmaya çalışırken; bir öğrenci için en öncelikli konu olan değerlendirmeyi, olabildiğince şeffaf biçimde yaptıktan sonra, puanlamaları soru bazında duyurup, çoğunun derse gelmeyeceğini bile bile, sınavı izleyen hafta puanlanmış sınav kâğıtlarını ellerine vermek için kendi zamanımdan ve önceliklerimden fedakârlık etmeye çalışırken; her türlü iletişim kanalını yaptığım işi değerlendirip, eleştirip, düşüncelerini benimle paylaşabilmeleri için açık tutarken, dersle alakası olmayan pek çok konuda onların dertlerini dinleyip, (bankamatiğe birlikte gidip maddi ihtiyacını karşılayacak kadar) onlarla ilgilenirken, bu çocukların içinden birileri bana neden hakaret etme ihtiyacı duyuyor, bu öfkenin, bu kinin nedeni ne olabilir diye düşünüyorum…

Ben, en son, final sınavı öncesi, deneme sınavı yapıp sınava biraz daha deneyimli girilsin diye soru hazırlayıp, bedelini ödeyip 120 sayfa fotokopya çektirip sınıfa girdiğimde ve “biz sınav olmak istemiyoruz” tepkisiyle karşılaştığımda bana acıyarak bakan bazı gözlerin içine baka baka şunları söylemiştim;
Sakın bana acımayın, üzülmeyin. Ben bunları öncelikle sizin için yapmıyorum, ben, benim çizgim, öğretmenlik anlayışım böyle gerektirdiği için bu şekilde davranıyorum…

Peki buna rağmen, yüreğimde niye bir hüzün duyuyordum ki?

Bu Cuma Hocamla konuşurken, konuyu açtım ve sordum Hocama, “Hem onlar için yapmıyorum diyorum, hem de bir şeyler ters gidince yürek sızısı duyuyorum, nedendir?” diye…

Ne de olsa bir hekim Hocam, hakikaten de beni tedavi eden teşhisi koydu…

Buraya öğretmenler öğretmen adayları uğruyor çoklukla.
İçeriği tam olarak aynı olmasa da benzer yürek sızıları, hatta kırgınlıklar, öfkeler duyuyorlar sınıflarda, öğrencilerinden umdukları tepkileri alamadıklarında…
Bu teşhisi paylaşmam o yüzdendir…

Sen kendine bakıyorsun ve sınıfa bakmadığın için bir ayrıntıyı göremiyorsun dedi Hocam…
Ve ekledi; “Sınıfa baksan bile, bir bütün olarak bakıyorsun ve karşında zihninde yaratmış olduğun öğrencilerden olduğunu düşünüyorsun. Bu nedenle de her birini, görmek istediğin gibi görüyorsun…

Ve okudu Kuvay-ı Milliye Destanının girişini…

onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar

Ve ekledi,
Onlar korkak ve cesurken sen cesuru görüyorsun, onlar cahil ve hakîmken sen hakîmi görüyorsun.

Ve o yüzden karşıma koydum bu güzel dizeleri…
Ben, vicdanımı sızlatacak bir şey yapmadıktan sonra, cevabını veremeyeceğim eleştiri almadıktan sonra, ilkelerimden taviz vermedikten sonra, altına adını koyduğu zaman söyleyemeyeceğini, sanal âlemin sanal kişisi olarak söylemeye çalışan korkaklar, onların iyiliği için, yarın rahat etsinler diye bugünden katlanmaları kendi hayırlarına olacakken, pedagojik zorlamalara direnen cahiller, yüreğimi sızlatmamalı artık…

Terbiyecilikle öğretmenlik arasında, öğretmenlikten yana yaptığım tercih, bu işi yaptığım müddetçe baki kalacak…

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s