AKKUYU MESELESİ…

Sosyal medya, bir memlekette, eski tabiriyle “matbuatın”, yeni tabiriyle “medyanın” halkı doğru bilgilendirme gibi mesleki ahlâkını, daha da vahimi, birilerine yandaşlık yapmak, onun metresi olmak suretiyle namusunu yitirdiği anlarda bir seçenek olarak önemli bir işlev yerine getirmekle beraber, klavyenin arkasına oturan herkesin, her konuda uzman kesilerek seri atışlar yaptığı genel bir atış poligonu haline de gelmekte…

Akkuyu meselesini de hem matbuattan hem sosyal medyadan izliyoruz.

Nükleer Santral konusunda yazılıp çizileni, bir kısım ahali, Yeni Türkiye’nin kalkınmasını istemeyenlerin bir provokasyonu olarak nitelerken, bazı insanlar da ciddi bir tehlikeye dikkat çekerek geriye dönüşü, telafisi olmayan tehlikelere dikkat çekiyorlar.

Ben ise şahsen bir güven bunalımı yaşıyorum.

Benim başvekilim, görüşen şerefsiz derken arka planda görüşerek, olmayan bir hadiseye gönderme yaparak bacımın üstüne işediler derken ya da camide içki içtiler derken yalan söyleyerek benim güvenimi yok ettikten sonra her ne konuda ne söylenirse söylensin muhakeme yapabilen vasat zekâya sahip bir insan olarak bunlara tereddütle yaklaşıyorum.

Bir kardeşimiz de bunları paylaştı, ben birkaç eklemeyle, aynı konuları tartışan her birisi atom mühendisi, nükleer enerji uzmanı, temiz enerjinin başına ak getirilen enerji olduğunu sanan zihniyetler başta olmak üzere, ilgilenen tüm ahaliye YANITLARINI ARAMALARI, ARDINDAN AHKAM KESMELERİ talebiyle sualler halinde ifade edeyim istedim.

Bir nükleer santral inşasının bir alışveriş merkezi gibi reklamının yapılmasına neden ihtiyaç duyuluyor?

Bu reklamda oynayan oyuncu Ayhan Kanal, şirketin kendisini elektronik firması reklamı diye kandırdığını belirterek dava açacağını söylemiş. Neden bu reklamda oyunculara bile doğru söylenmiyor?

Mersin Akkuyu, bir fay hattı üzerinde mi bulunuyor? Yeni Türkiye’nin dönüşmüş, yenilenmiş üniversitelerinde akademik namus sahibi, bilim etiği falan anlatan bilim insanları, neden “evet fay hattında” ya da “hayır risk yok” diyemiyor? Yoksa, iradesinin hiçe sayılmasını seyreden öğretim üyelerinin YÖK’ü, bu konuda susun falan mı dedi…

Santrali yapan şirket ÇERNOBİL’İN sorumlu şirketi Rosatom, ihaleyi alan da MİLLETİN ANNESİNE GÖZ DİKMİŞ bir iş adamı olunca, bir de buna ek olarak, millet adalet yerini bulsun diye beklerken, Soma faciasına neden olan şirket projenin altyapısına dâhil edilince, daha işin başında, zaten güven duyulmayan bir ortamda, milletin içine kurt düşürülmüş olmuyor mu?

Deniyor ki, santralin Rus payı %51’nin altına düşmeyecek. O zaman bu Türkiye’nin santrali değil maalesef. Ayrıca, anlaşmanın teknoloji transferi öngörmediği, yani Rusların bize bu teknolojiyi vermeyecekleri söyleniyor. Bu durumda metro istasyonlarında gördüğümüz reklamlardaki “Türkiye’nin… “ diye başlayan ifadelerdeki Türkiye hangi memleket oluyor?

Teknik olarak bu bir ilk. Dünyada “En ucuz teklifi veren alır + Yap İşlet Sahiplen” modeliyle kurulan tek nükleer santral. Dikkat buyurun lütfen, üzerinden araç geçecek köprü yapmıyoruz, nükleer santral yapıyoruz. Alışveriş merkezlerinin otoparkları bile kıçıkırık LPG’li araç almıyor değil mi? (Oysa Reis-i Cumhur, Tüpgaz tehlikesi=Nükleer Santral Tehlikesi diyor…) Bu alıntıların yapıldığı çalışmada, “Türkiye’nin Rusları denetleyebilecek ya da kalite kriteri belirleyebilecek kapasitede elemanı da yok” deniliyor. Gerçekten durum böyle mi?

Yine Ruslarla yapılan anlaşmada ahalinin bilmediği, ahaliden saklanan bazı hususların olduğu söyleniyor.

Mesela, Ruslara 12,5 cent’ten 15 yıl (yani 70-80 milyar dolar) enerji alımı garantisi verildi mi?

Maalesef zaten az olan bizim uranyumumuz da kullanılamayacak. Türkçesi, doğalgaz bağımlılığından kurtulacağız ayağıyla, Rusya’ya uranyum bağımlılığı oluşturulmayacak mı? İşin kötü yanı, doğalgaz yanınca su buharı ve karbondioksite dönüşürken, uranyum yakıt olarak kullanıldığında olacaklar şunlar:
En iyimser yaklaşımla, santral kazasız belasız çalışırken bile çevreye radyoaktif atık saçacağı için Mersin’de yetişen çilek, muz gibi gıdalara “radyoaktif atık içerir” etiketi getirilecek. Atıklar yüz binlerce yıl boyunca Akkuyu su depolarında saçılıp dökülmeden korunmak zorunda. Maalesef anlaşmanız gereği Rusya atıkları ülkesine almayacak. O nedenle atık depolarını, (deprem dâhil) bir şey olmasın diye nazarlık takarak mı koruyacağız?

Allah etmeye bir terslik olursa…
Bunun olası sonuçları yerine, böyle bir hadisenin olma ihtimalini düşünmek için şu hususlara bakalım;
Bu memleket, kâr hırsıyla, yüzlerce madencisini diri diri toprağa gömmedi mi?
Elektriğini dağıtamayan bu memleket, kesintinin nedenini bile ancak bir haftada bulmadı mı?
(Elektrikle ne alaka diyenlere, sürekli olarak su ile soğutulması gereken yakıt çubuklarına yapılan bu işlem elektrik kesintisi nedeniyle durursa, kısa sürede Fukuşima ve Çernobil gibi kazalar meydana geliyor.)
Olası bir kaza durumunda 500.000.000.000 (500 milyar)$’lık hasarın sadece binde birinden Rusya’nın sorumlu olacağı, kalan zararların Türkiye’ye yıkılacağı doğru mu?

Ama bir zamanlar Ayten Alpman’ın şarkısında dillendirdiği gibi bir başkadır benim memleketim.
1986’daki Çernobil kazasının ardından Türkiye’deki çaylarda radyasyon olduğu iddialarına yanıt vermek için, basının karşısına geçen Sanayi Bakanı “bak olsa ben içer miyim?” deyip çay içmişti ve ahaliyi müthiş ikna etmişti. İşte bu zihniyette bir ahalisi olan memleketimde, radyoaktif atıklar içeren bir gemi Aliağa’da sökülüp hurdalığa atılabiliyor. Benim memleketim, topraklarında uranyum işlenip normalin 400 katı radyasyon saçacak halde açık biçimde bırakılıp gidilebilen bir ülke.

Avrupa ülkeleri tüm nükleer santrallerini aşamalı olarak kapatma ve yenilenebilir enerjiye geçme kararı almışken, nükleer santrallerin tehlikelerine dikkat çeken yazıları, uyarıları, Yeni Türkiye’nin kalkınması önünde… diye ön yargıyla etiketlemeden önce bir düşünün istedim.

Biz geldik gidiyoruz, çocukluğumuzda erik ağacından erik toplayıp yedik, tulumbadan su içtik, folluktan yumurta alıp soğan kabuğuyla mavi çinko cezvede kaynattık, sallama oltayla kıyıdan tuttuğumuz bir poşet istavritin yiyemeyeceğimiz kısmını kedilere ikram ettik…

Tercih sizin…
Ne demek istediğimi anlayamayanlara önerim şu. Onkoloji kliniğinde bir yarım saat geçirin, anlarsınız… O zaman da, “elektrik kullanmayın o zaman” geyikleri yapmaya devam edebilecek misiniz bilemiyorum…

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s